Nereden başlasam bilmiyorum bu yazıya, ama yaşadıklarımı yazmanın iyi geleceğini biliyorum dün geceden bu yana. Cihangir’deki evimde akşam 10:30 gibi haberdar oldum olaylardan. Yanımda çocukluk arkadaşım vardı. Önce birbirimize biraz şaşkınca baktık, sonra o taksiye bindi, o anda eve dönmezse bir daha dönemeyeciğinden korktuk, arkadaşım gitti. Ben ise televizyonum olmadığı için bilgisayardan ulaşabildiğim yayınlara bakmaya başladım. Başıma korkunç bir ağrı saplandı ve saat 12:00 gibi yatmaya karar verdim. Ne gördüklerimi ne de duyduklarımı kaldırabilecek vaziyetteydim. Sanki ekran başında kaldığım her an, hikaye daha da kötü bir hal almaktaydı. Nihayetinde, kendimi uykuya vererek baş ağrımın geçeceğini ümid ettim. Saat sabaha karsı üç gibi yataktan fırlatacak kadar kuvvetli bir ses ile uyandım, üzerimizden geçen jetler o kadar yakından geçiyorlardı ki sanki üstümüze bomba yağıyordu. Yerler sallandı, camlar çatırdadı, ve ben kendimi evin pencerelerden en uzak köşesine, giyinme odasına attım. Üzerimi giyindim belki sokağa çıkmam gerekir diye. Ve odadaki sandalyenin üstünde otururken, 1991 yılına ışınlanıverdim. Yıl 1991, beş yaşındayım. Adana’dayım, doğduğum şehirde. Körfez Savaşı sebebiyle, Adana’da İncirlik Üssü olmasından dolayı herkes güvenlik önlemleri alıyor. Babam pencereleri bantlıyor, annem banyoya yiyecek içecek deposu yapıyor. Ve biz o banyonun içine giriyoruz ailecek. Bu sahne geliyor aklıma, oradaki minik benin korkan hali bu sefer büyük bende. Tanrım diyorum, savaş yaşayan insanlar ne kadar korkunç bir duygu ile baş başa kalıyorlar. Sonra kendimi telkin ediyorum, güvende olduğumu söylüyorum kendi kendime, hiçbir şey olmayacağını. Sabah uyandığımda her şeyin daha iyi olacağını telkin ederek kendime biraz da salonda oturdum. Sesler devam etti, bir noktada hava ağarmaya yakın beş civarlarında sesler azalmaya başlayınca kıyafetlerimle yatağa girdim, ne olur ne olmaz dedim, aniden yataktan fırlayıp evi terk etmem gerekebilir. Böyle zamanlarda insanın zihni pek acayip çalışıyor, mesela uyurken odamda bulundurmayacağım cep telefonum hemen yanıbaşımda, başucumda. Tetikte bir uyku. Ve sela ile uyandım. Sabah 9:00’dan beri çok sık aralıklarla mahallemdeki camiden sela okunuyor, ya da ne olduğunu tam olarak bilmediğim için sela diyorum. Sonunda Türkçe meydanlara davet ediliyor halk ama çok silik duyuyorum cümleler net değil. Evdeyim, ve bu sabah daha iyi bir güne uyanmaktansa kocaman bir yalana uyanmış gibi hissediyorum. Kendi hakikatimle kalmak yapabileceğim en iyi şey. Şu anda çok fazla görüntü, çok fazla ses var etrafta, o sebeple sessiz kalmaktayım. Dün gece korkumu şu şekilde ifade ettim : 3:46: Cihangir’de jetler o kadar yakınımızdan uçuyor ki, yerler titriyor. savaştaymışız gibi. Pencere yakınına gitmeye ürküyor insan. Her an sanki üstümüze bir bomba atılacak; hepimiz sinekler gibi ölecekmişiz gibi. Hayatımda hiç bu kadar korktuğumu hatırlamıyorum. Korkum içinde bulunduğum ev, mahalle, şehir, üstümden geçen jetler yüzünden değil. İnsan hayatının bu kadar değersiz olmasından. Sevginin bu kadar az, şiddetin bu kadar çok olmasından.

Evet bu korku küresel bir duruma dair. Burada yaşadıklarım, her gün Irak’ta, Suriye’de, zaman zaman da Avrupa’da yaşanan dehşetten ve şiddetten farksız. Sevginin olmadığı yerden filizlenen bu şiddet karşısında yapabileceğim tek şey sevmeye devam etmek. Dün bir arkadaşım tekrar hatırlattı: bu yaşamda ışık olmayı, sevmeyi, yardım etmeyi seçtiğimiz için insanlara dokunuyor ve bağ kuruyoruz. Bazen bir yoga dersinde, bazen reiki seansında, bazen müzede birilerine bir şeyler anlatırken. Hepsi sevgiyle var oluyor, ben sevgiyle var oluyorum. Ben sevgiyim. Siz de sevgi olun. Şiddet dilinden, şiddeti desteklemekten uzaklarda bir yaşam her zaman mümkün. İçinden geçtiğim korku, beni yine sevgi yoluna çıkarıyor. Kalpten, dürüstçe yaşanan bir yaşamı ilmik ilmik örerken evet korku da yolculuğun bir parçası oluyor zaman zaman. 

Sevgi ama tüm karanlığı aydınlığa dönüştürecek bir güce sahip. Ben ordayım, o aydınlıkta buluşalım.