Özen sanırım şu günlerde en çok etrafında döndüğüm kelime. İnsan canlısı biraz daha özenli olabilir mi diye soruyorum kendime. Soruyu içime düşüren özenli mi özenli bir insan. Büyülü, büyücü bir dişi, kendi deyimiyle. Çemberler yapıyor, insanları etrafına topluyor, onlara göklerden bahsediyor, dinler misiniz biraz diye soruyor. Gelin beraber bakalım, ne kadar da çok şey fısıldıyor bakın diyor. Ekim ayının son gününde, Kasım ayını güzelce karşılayayım diye bana kasımpatları getiren ince mi ince bir ruh bu dişi. Dokunduğu her şeye ruhu yansıyor. Mesela, ıtırım bitti Gizem diyorum, hemen seferberlik ilan ediyor, ıtırımı getirebilecek bir jüpi’den rica ediyor (jüpi de onun kullandığı bir deyim, haritasında Jüpiter olanlara böyle hitab ediyor; onun için ben de bir jüpi’yim, bayılıyorum mesela buna). Müthiş bir cadı Gizem. Beni alıyor incelikleri benden, ve nitekim ıtırımı sarmaladığı minik paketi görünce de içimden dökülüverdi Kasım’ın ilk incileri.

IMG_0473.jpg

Canım okur, neden bu kadar özensiz, neden bu kadar kaba oldu her şey dersiniz? Acaba kendi kendinize de sorabilir misiniz? Özeni nerede bıraktık gittik, siz de bir bakmak ister misiniz? Paris bana bu bağlamda unuttuğum bir çok şeyi hatırlattı, özen de onlardan sadece bir tanesiydi, şimdi teker teker başlıyorum anlatmaya, neler yaşıyorum o zamandan bu yana.

Öncelikle canlımın, benliğimin, ruhumun bu kadar titreştiği bir kentin içinde daha bulunmamıştım ilebaşlamak en doğrusu olur sanırım. Bugüne kadar hatrı sayılır sayıda şehir ve ülke gezmiş olan ben bir şehre de aşık olunabileceğini, bir şehir için kalbin de çarpabileceğini ilk defa deneyimlemiş ben konuşuyor şu anda. Ah. Yerden mi başlasam, gökten mi bilemedim. Gök kubbenin adım attığım her noktadan açıklık ve özgürlükle görülmesi, kent mimarisinin devamlılığı ve birbirini her daim takip etmesi, sanat müzelerinin içindeki kalabalığın turistlerden çok Fransızlardan oluşması, sokakların sessizliği, yaşamın ağır akan ritmi, sonbaharın binbir rengine bürünmüş parkları. Bu güne kadar hep Fransızca öğrenmek isteyip öğrenmememin de bir sebebi varmış demek ki; tanımamam, bilmemem. Bilmediğimiz, tanımadığımız yerler hakkında dahi ne kadar çok yargımız var halbuki. 

Yargısızlık.

Özen.

Sorumluluk.

Evet sanırsam bu üç kelime ile döndüm Paris’ten.

Bu üç kelime konuştu bana.

Dinledim ben de onları tüm varlığımla.

Paris öncesi ve Paris sonrası dönem olarak ikiye bölebilirim yaşantımı adeta.

Özen göstermek ne zaman bu kadar zor oldu acaba?

Bu sebeple ben de az ve öz yapar ve yaşar oldum.

Dolunaydan geldik yeni aya, ne kadar eksilip azaldım.

Az ve öz yaşadıkça nasıl da genişliyor zaman, şaşırdım kaldım. 

Paris sonrası yaşam bir başka.

Özeni daha çok davet ediyorum yaşamıma. 

Az konuşmak istiyorum bir süre. Daha çok sessizlik. Daha az ses çıkarmak. Çıkardığım her sesi farkındalıkla, hassasiyetle çıkarmak bir de.

Bunun elbette müzedeki varlığımla da ilişkisi var.

Günde yaklaşık 100 çocuk, genç, yetişkin ile göz göze kalp kalbe geliyorum.

Anlatıyorum, anlatıyorum, sanatçıları anlatıyorum, çalışmalarını anlatıyorum, bakanın anlayabilmesi için bir köprü oluyorum her gün, arada bir soruyorum onlara da kendime de: anlamak mümkün müdür acaba farklı farklı renkleri? Anlatmak istediklerini dinlemek mümkün müdür açık bir kalple?

Bağ kurabilir miyiz kendi coğrafyamızın ve başka coğrafyaların gerçekleriyle, her bir sesi her bir rengiyle. 

Dinlemek icin susabilir miyiz belki de?

Empati mümkün müdür böylece?

O anda sadece orada olabilmek peki, açılabilir miyiz bu deneyime?

Heyhat özenden geldik nerelere?

Özen göstermek ne zaman bu kadar zor oldu sizce?