Bu günlerde, zaman algısına dair çok farklı deneyimlerden geçiyordu. Örneğin, kişi sayısı ile zamanın geçiş hızı arasında büyük bir ilişki olduğunu düşünüyor, kişi sayısı azaldıkça zamanın genişlediğini, kişi sayısı arttıkça zamanın hızlandığını hissediyordu. Tam da bu sebepten dolayı bu günlerde çok daha az insan görüyor, çok daha az kalabalıklara karışıyor, sevdiği ve onu seven birkaç kişinin dışında pek kimse ile görüşmüyordu. Sabahları yeni güne tıpkı onun gibi uyanmış olan kuşların seslerini, üst kattaki komşularının hareketlerini dinleyerek, oturma odasına düşen güneş ışığının izini sürerek başlıyordu. Acıktığında yemek yiyor, dışarı çıkmak istediğinde dışarı çıkıyor, içeride kalmak istediği sürece de içeride kalıyordu. 

 

Heyecanlarının birbirine karıştığı bir dönemdi. Sanki yaşamın ortasında duruyor, yaşam da onun içinden akıp geçiyordu. Mola verdiğini düşünürken, yaşamın aslında tam da bu anda çok daha sahici yaşanmaya başladığından haberi yoktu. Hislerini hissedebilmeye başlamıştı. Arada sırada kalbinin içinde minik bir hareket oluyor, bu, derinden bir çözülme hissi yaratıyordu. 

 

Durma halinin kendi içinde ne kadar önemli bir eylem olduğunu, insanın ancak durduğu zaman hissedebildiğini ve hissettiği şeyler ile kalabilmenin gücünü kalbinin derinliklerinde yaşıyordu. Buyur edebilmeyi öğreniyordu, bir yelpaze üstüne serilmiş olan çeşitli duygularının her birini, ayrıştırmadan, ötekileştirmeden yaşamayı araştırıyordu. 

 

Ne işle meşgulsün diye soranlara neredeyse “hissetmekle” diye yanıt verecekken kendini durduruyordu. Bugüne kadar yapageldiklerinin, yaşam amacının sadece bir parçası olduğuna kanaat getirmişti. Yüzeyde bir zaman dilimi akarken, iç dünyadan da başka bir saatin döndüğünü biliyordu. Yüzeyde lineer akan zaman dilimi, iç alanında spiraller halinde akıyordu. 

 

Bu günlerde her yer ve her şey, “bir yetişme” telaşı içinde olmadığından ötürü, onun için bir deneyim alanı idi. Bugün gittiği nüfus dairesi, ona bir kere daha insanın kendini nasıl da evrenin merkezine yerleştirdiğini göstermişti. Sopsoğuk bir devlet dairesinin içinde capcanlı kan pompalayan insanlar vardı. Orada çalışanların her biri bir hikaye, oraya gelenlerin her biri ise başka bir hikaye idi. Acelesi yoktu. İşe dönmesini bekleyen bir müdürü, eve dönmesini bekleyen bir çocuğu ya da yaşlısı, yetişmesi gereken hiçbir yer yoktu. 

 

Saat 2:30’da girdiği devlet dairesinden saat 17:00’de sistemin bozulmuş olması ve düzelmemesi nedeni ile çıktığında bir sürü insan tanımıştı. Randevusunu internetten almasına rağmen, devlet dairesinin içinde ona, sırasının kimden sonra olduğunu anlatan Ramazan abi, randevu almamasına rağmen artık boşandığı kocasının soyismini taşımamak istediğinden ötürü can havliyle kendini oraya atmış olan Ayşe, yeni bir işe başlamak üzere yeni bir kimlik çıkarması gereken ama kendisi dışında ailesinde kimse kalmayan, bu sebeple de kimliğini ispatlamakta zorlanan Ahmet, çocuklarını motor kazasında kaybetmiş Aliye, biraz daha beklerse müdürünün ona kızmasından korkan Şükran.  Farklı sebeplerden dolayı işlerinin herkesten önce yapılmasına kanaat getirmiş olan, evrenin merkezinde kendi yaşadığı rahatsızlık olan ve bir an evvel bunun giderilmesini bekleyen bir dolu insan ve bozulmuş bir sistem. 

 

Orada, hiçbir yere yetişme telaşında olmayan gözleri ile gözlem içinde kalmıştı. Duygular dedi. Ne kadar büyük bir itici güç bizler için. En büyük başarılarımızın da en büyük başarısızlıklarımızın da arkasında çok büyük duygular yatıyor. Parlamasının arkasında yatan acıya şöyle bir gülümsedi. Kendi içinde bu duygu durumunu nasıl büyük bir dönüştürücü güç olarak kullandığını fark etti. Kendi omzuna ve kalbine yumuşakça dokundu. Her zaman seçme hakkımız var dedi içinden. Her anın içinde olanı görme, olanı buyur etme, kabul etme ve kırıldığımız yerden büyüme seçeneği var elimizde. Bugün için hiçbir yere yetişmek zorunda olmayışı yüzünde bir gülümseme yarattı. Bozulmuş ekrana ve Ramazan Abi’ye baktı. 2 saattir yapılamamış olan işleminin evrakları ile ayağa kalktı, teker teker teşekkür etti Ramazan Abi’ye, Ayşe’ye, Ahmet’e, Aliye’ye ve Şükran’a. O da kendisini tıpkı onlar gibi evrenin merkezine koyuyordu sıklıkla, hoşgörü ile aynası oldukları için teşekkür etti her birine. Önemsizim dedi. Bir yaprak kadar sıradan, bir yaprak kadar mucizeli. Buyur edebilirim dedi, rahatsız eden halleri de, rahatlatan haller ile. Çocukları hatırladı, rahatsızlık duygusu ile asla baş başa kalamayan çocukları, bu ona yetişkinliğini hatırlattı, rahatsızlık duygusu ile baş başa kalabilmenin özgürlüğünü tatmıştı artık, geriye dönüş yoktu. Gülümsedi. Buyur dedi yaşama, ak içimden sertinle yumuşağınla, her ne varsa öğrenmem gereken öğret dedi, ama lütfen bana ne kadar önemsiz olduğumu asla unutturma.