YOLUN KENDİSİ SENİN REHBERİN OLABİLİR Mİ ACABA?

Dinlemiyoruz, diyerek uyandım yeni yılın beşinci sabahına. Yeterince dinlemiyoruz, içinde yaşadığımız evleri, sokakları, üstümüzdeki göğü, altımızdaki yeri. Hepsi konuşmaya, anlatmaya, rehberlik etmeye hazırken, biz kendi iç monologlarımızda kaybolmuş gidiyoruz. Delicesine plan yapıyoruz, önümüzdeki boşluk bizi o kadar çok korkutuyor ki, içini neyle doldursak diye düşünüp duruyoruz. Boşluğun içinden yükselecek olan sesleri, olasılıkları duymaya cesaretimiz bile yok. Laf kalabalığından başka bir şey değil bizimkisi. Tabiat da, evren de en büyük rehberlerimiz, onların değil bizim zihnimizdeki sesin doğru olduğunu tutturmuş gidiyoruz.

 

Hayır gitmiyoruz.

Kendi adıma konuşayım madem, artık gitmemeyi tercih ediyorum. 

 

Susmayı, dinlemeyi, kalbi açık tutup an ne getiriyorsa yaşama da o yanıtı vermeyi, yanıtlarımı tasarlamamayı, olasılıkları sınırlandırmamayı hatırlattı bana Kapadokya’da geçirdiğim üç gün. Yanımdaki yol arkadaşım ile güçlerimiz birleşti, adım atmak nedir, boşluğa atılan adımların hediyeleri nelerdir, rehbersiz çıkılan yolda en büyük rehberin yolun kendisi olduğu bilgisi nedir, tüm bunları deneyimleyerek geçirdik bu üç günü.

Elimizde sadece bir uçak bileti ve iki otel ismi ile çıktığımız yolculuk, bizi onlarca beklenmedik hikaye ile karşılaştırdı. Ürgüp’teki halıcı Ergün Bey, dükkanının içine girmemizle birlikte yepyeni bir zamana da davet etmiş oldu bizi. O anda ne 31 Aralık 2017, ne de biz Ürgüp’teyiz, sanki bir zaman kapsülünün içine girmiş, hitit motiflerinden, yörüklerden, kök boyalardan renklerden, desenlerden bahseder buluvermişiz kendimizi. Bir sokak üstünde sıra sıra dükkan, dışarıdan bizi içine çekerken, gerçekten de her mekanın bir tiyatro sahnesi olduğu, içine adım atıldığı anda zaman ve mekan algısının değiştiğini, bunu mekanın kendisinin yapabileceği gibi, insanın da yapabileceğini hissettik. O dükkan öyle bir dükkandı, arkadaşıma bir kilim aldık çıktık. Göreme’deki Peri Bacaları’nın içinde gezinmeye başlarken, Yunus Bey diye bir rehber çıktı karşımıza, bize teker teker Peri Bacaları’nın içindeki 10-11-12. yy’larda yapılmış duvar boyamalarını gösterdi. İsa’nın doğumunun müjdelenmesinden, doğumuna, son akşam yemeğinden çarmıha gerilişi ve göğe yükselişine İncil’deki hikayelerin resmedildiği duvarlar oldukça şaşırtıcıydı. Çocukken gördüğüm Peri Bacaları ile yetişkin halimde gördüklerim arasında dağlar kadar fark vardı. Zaman ve mekan algısı yaş ile beraber de ne kadar değişiyordu. 

 

Kızlar manastırına doğru çıktığımız vadi yürüyüşünde bize çay ikram eden insanlar, kaz sürüleri, selvi ağaçları, atlar ve çiftlikler, vadiden çıkarken mantar gibi ordan burdan şişmeye başlayan balonlar, ateş ve havalanmalarını izlemek hediye gibiydi. Kızlar manastırını ararken karşımıza çıkan rehber (dev bir vadi içinde, yılın ikinci gününde, ortalıkta in cin top oynarken, karşımıza rehberlerin çıkıyor olması kadar manidar bir şey yoktu, vadi o koca bilinmez boşlukken, biz içinde sadece yürümeye devam ettik, biz devam ettikçe rehberlerimiz de hediyelerimiz de karşımıza çıktılar.)

 

Buradan Paşabağı’na gitmek üzere dolmuş beklerken, daha önce Göreme’de gördüğümüz bir çift ile karşılaştık. Şöförlerine bizi Paşabağı’na bırakabilirler mi diye sorduk. İçindeki çift Barselona’lı çıktı, İspanyolca konuşmaya başladık. Şöför yolunu değiştirdi, bizi Paşabağı’na bırakmak için, kendi planını değiştirdi, bizi Paşabağı’na bıraktı, İspanyollar da böylece önce orayı gezmiş oldular. 

 

Ne kadar büyük bağlar içindeyiz birbirimizle. 

 

Ayrı ayrı birer adacık gibi görünüyoruz ama köklerimizden birbirimizi mütemadiyen destekliyoruz.

Kapadokya, hem bir rahim gibi, hem derin bir boşluk gibi çekti bizi içine, içeride sadece anın getirdikleri ile yuvarlandık biz de. Planlasak böyle olmazdı. Bir kere daha kendini an’ın olasılıklarına açmak, esnek olmak, geniş bakmak, ve içinde bulunulan hisleri ve titreşimleri dinlemek nedir bunu gördük.

 

Yeni yıla müthiş bir öğreti ile girmiş bulunduk.

Açık kalple, anın getirdikleriyle, insanlık hallerinin içinde yumuşak ve nazik bir tavırla kalabilmek mümkün müdür? Sertleşmeye meyilli insanlığımızın yumuşaklığını muhafaza edebilir miyiz?

İnsanlık hallerine yumuşak bir kalple, sertleşmeden bakabilir miyiz acaba?

Karşılaştığımız boşlukların içindeki yaratıcı enerjiyi, dönüştürme gücünü görebilir miyiz acaba?

Korkmadan, ürkmeden, tüm kainatın bizi hep doğru yola sokmak üzere işlediğini görebilir miyiz acaba?

Teslim olabilir miyiz, sessizliğin fısıldadıklarına?

 

Haydi bakalııım! Başlıyoruz yepyeni sorular ve cevaplar ile yeni bir yıla.

Rehberimiz yol olsun, biz yürüyelim, zaman zaman karanlığa, zaman zaman aydınlığa.

Birbirinden bağımsız değil ikisi de zira.

Yürümek kaldı bize sadece. Haydi koyulalım yollara!