Bu sabah evimi temizlerken, hayata dair sorular düşüverdi içime.

Öncelikle kirleneceğini bile bile, evimi 18 yaşımdan beri, yılmadan temizleme halime gitti dikkatim.

18 yaşımdan beri tek başıma yaşıyorum, evim diyebilmem için temizini pisini bilmem gerekiyor, tıpkı benliğimin kendisi gibi. Şu fani dünyada, bilmediğin her şeyden korkuyorsun zira.

Dün Chris’in eğitimini çevirirken ölüm konusu çıktı ortaya. Bir çok kişi ölümden korktuğundan, özellikle de sevdiklerinin ölmesinden korktuğundan bahsetti. Ölümü çok uzun süredir düşünmediğimi fark ettim. Bir gün çok sevdiklerimin öleceğini kabul ettim sanırım, daha da önemlisi kendi ölümümü kabul ettim. Hatta o kadar çok öldüm ki, artık bedeni ölümümün son kertede büyük bir rahatlama, en büyük şavasana olacağını hissediyorum. Bir de akarsunun okyanusa kavuşumu gibi geliyor.

Her sabah bu yüzden BUGÜN YENİ BİR GÜN diyerek uyanıyorum. Bu günü diğer günlerden farklı kılan, bunun yepyeni bir gün olması. Ne dünün yarını, ne de yarının dünü. O ŞİMDİ, şu an. Temizlik yapıyorum hala, şu anda okudukların bilinç akışımın akışı, minik bir izleme anı senin için de, Hüsne’nin zihni, yani senin zihninin içini anlatıyorum. Çünkü ben senim, sen bensin. 

Temizlik devam ediyor. Yerleri süpürdüm, şimdi vileda faslındayım, en sevmediğim bölüm. Peki dedim, hadi geldik yine aynı yere. Yaşam, ne büyük meditasyon. Güney Amerika’da, Uzak Doğu’da (kime neye göre güney, kime neye göre uzak, hala sorgular dururum) şamanların, budistlerin kumlarla, taşlarla yaptıkları mandalalar geldi aklıma, bozulacaklarını hatta bozacaklarını bile bile büyük bir özen ile yarattıkları müthiş sanat eserleri. İşte yaşamlarımız da böyle dedim. (Elektrik süpürgesinin gözünden kaçan saçlarımın orda burda uçuşmasına dayanamıyorum, hele bir de vileda ile ıslanınca daha da acayip bir şey oluyor), büyük bir meditasyonda yaşıyoruz, öleceğimizi, bir gün yok olacağımızı bile bile her gün ilmik, ilmik, emek, emek örüyoruz yaşamlarımızı. Sonra neden dedim? Bir gün yok olacaksak neden bu kadar büyük bir çaba içindeyiz? Hizada kalmaya çalışıyoruz, kendimizi mütemadiyen merkeze davet ediyoruz (en azından ben öyle yapıyorum) sarkaçta bir sağa bir sola salınırken, salınımı en hafif hale getirmek için yöntemler geliştiriyoruz (meditasyon yapıyoruz, ana odaklanıyoruz, derimize değen rüzgara, burnumuza çalınan kokuya, kulağımıza değen sese odaklanıyoruz) savruluyoruz elbet ama ivmesi her geçen sene bambaşka ritimler kazanıyor. Artık, vileda bölümü de bitti, şimdi toz alma evresi. Sona yaklaşıyoruz, çok şükür. 

Neden bütün bu çaba? Neye hizmet ediyoruz biliyor muyuz? Çabanın sebebi işte orada yatıyor. Yaşam amacımız ne? Neye, kime hizmet etmek için geldik? Neden buradayız? Burada neyi bırakıp gideceğiz yeni yaşamlarımıza? Tekamülümüzün hangi evresindeyiz? 31 yaşındayım ama 2000 yaşındayım, 5000 yaşındayım, 10000 yaşındayım, insanlık tarihi kadar yaşlıyım, gelecek kadar, evren kadar da sonsuzum.

Tozlar da bitti.

Oturdum.

Yaşam ne derin meditasyon.

Odağın ne ise, orada adım attığın her an bir gün yok olacak olan bir şeyi ilmik ilmik örüyorsun.

Sonra Carlos’un sözleri geldi aklıma"BÜYÜCÜNÜN YOLLARININ EN ETKİLİSİ, KENDİNE FAZLA ÖNEM VERMENİN ÜSTESİNDEN GELMEKTİR. ERKEMİZİN (GÜCÜMÜZÜN) ÇOĞUNU ÖNEMİMİZİ AYAKTA TUTMAK İÇİN HARCIYORUZ. BUNUN EN AÇIK KANITI, KENDİMİZİ GÖSTERMEK, TAKDİR, SEVGİ, VE KABUL GÖRMEK KONUSUNDAKİ SONSUZ KAYGIMIZDI.”

Evet erkemi artık ne kadar önemli olduğumu kanıtlamaya harcamak yerine, rüyalarıma, amacıma, neden burada olduğumu anlamaya harcamaya niyet ettim.

Mucizeler burada, evren müthiş bir iletişim içinde, bırak diyor BEN’i, KİBİR’ini, önemli olma ihtiyacını. OL diyor, ben burda bekliyorum seni hediyelerimle. Bana da TAMAM, EVET, KABUL EDİYORUM hediyelerini demek kalıyor.

Ah.

Zira yaşam çok mucizeli, çok hediyeli.

Toz alırken, beni evrene taşıyorsa eğer daha ne olsun.

Yıldızların çocukları, güneşin ve ayın çocuklarıyız biz.

Yollarımız açık ve aydınlık olsun.