Bhagavad Gita; Neye Karşı, Kime Karşı Bu Savas?

 

Bhagavad Gita’da işlenen savaş, içinde çok derin baska bir savaşı barındırıyor. Tüm o fiziksel olarak algılananın ardından, zihinde yaşanan başka bir savaş. Gurusu (öğretmeni) savaş başlamadan önce bir gün bu savaşın geleceğini bilerek Arjuna’ya diyor ki: “Zamanı geldiğinde benimle dövüşmeye hazır olmalısın” yani zamanı geldiğinde beni, benim öğrettiklerimi bile terk etmeye hazır olmalısın. Bu zamana kadar öğrendiklerinin yanlış-doğruluğunu bir köşeye bırakıp gerçeğe yaklaşmalısın. Ve Arjuna, Bhagavad Gita’da anlatılan bu hikayede akrabalarına ve öğretmenine karşı büyük bir savaşa giriyor, hem de istemediği bir savaşa. Ve Arjuna diyor ki:

“Kötü alametler görüyorum; bir kişinin savaşta yakınlarını öldürmesinden iyi bir sonuç çıkacağını zannetmiyorum. Ey Krişna, zafer, krallık, ya da hazlar arzulamıyorum. Krallığın, hazların, hatta kendisinin ne manası var? Kendileri için krallıklar, hazlar, zevkler istenilenler; o öğretmenler, babalar ve oğullar aynı zamanda büyükbabalar, amcalar, kayınpederler ve diğer akrabalar burada bu savaştalar ve hayatlarını ve sahip olduklarını vermeye hazırlar. Beni öldürecek olsalar bile ben onları neden öldürmek isteyeyim? 3 Dünya’nın hükümdarlığı için bile onları öldürmeyi arzulamam. Bu Dünya için öldürmeyi neden arzulayayım?”

Bu cümlelerin altında çok derinlerde şu anlatılıyor: Bu dünyada kişi kendini bildiği andan itibaren ailesi ve çevresi ondan birisi olmasını bekliyor; yönetici, doktor, muhendis, okumuş, başarılı, çalışkan, evli, iş sahibi, güçlü, güzel vb… Ve bu beklentiler kişiyi “biri olma” çabasına itiyor. Üstelik bu “biri” olmak isteyip istemediğini çoğu zaman sorgulamadan, mecbur kalarak. Ailenin, çevrenin, öğretmenlerin senden beklediği kişi olarak, gerçek benliğinin ölmesine müsaade mi edeceksin? Yoksa tüm bunların karşısında durarak kendin olabilir misin? Herkesin senden beklediklerine rağmen, sen, “ben” olabilir misin?

Arjuna burada, kendi olmak için onlarla neden savaş halinde olması gerektiğini sorguluyor. Kendini bulma çabası içinde olan, kendini tanıma ve gerçekleştirme yolculuğunda olan bir çok kişi de bu sorgulamadan geçiyor. Kendine olan yolculuğun savaşmaktan geçmiyor olması gerektiğini dile getiriyorlar. Ama tüm bunları ifade ederken ve sorgularken de kişi büyük bir savaşın içinden konuşuyor. Zaten bir savaş meydanı olan hayatı, bir çok cephede enkazlar barındırırken, sanki savaş yokmuşcasına savaşın gerekip gerekmediğini, burada zafere gitmesi gereken kişi olmasının hayatındaki diğer bir çok arzulara benzer haller uyandırdığını ifade ediyor. Kabul et veya etme, savaş her an yaşanıyor. Hayatın her anında, var olmak için hiç kimse ile savaşmasa bile, kişi kendisi ile savaşıyor. Kendini bulmak için kendi olmayan ile savaşıyor. Tıpkı fiziksel dünyada insan bedeninin içine giren virüslerle, diğer hücrelerin savaşması gibi. Virüsler yok edilmeye çalışılıyor, çünkü onlar bedene ait değiller. Ve eğer beden onlara terk edilirse, bütünlüğü bozulabilir, ölebilir. İşte kişi de kendi olmayan şeylerle kuşatıldığında, benlik savaşmaya başlıyor. Zihnin modifikasyonları tarafından bütünlüğünün bozulmaması için. Aksi takdirde, kişi içindeki “ben”i derinlere gömebilir. Arjuna da diğer herkes gibi çoktan savaşta. Arjuna’nın “ben” olma savaşı doğduğunda başladı, herkes gibi. Arjuna burada savaşmamasının da ona huzur getirmeyeceğini düşündüğünü şu cümleler ile ifade ediyor:

“Bu iki alternatiften hangisinin daha iyi olduğunu bilmiyoruz; Bizim onları fethetmemiz mi, yoksa onların bizi mi fethetmesinin mi? Dritaraştra’nın tarafındaki adamlar, bize karşı sıralanmış halde duranlar, onları öldürdüğümüzde yaşamanın artık anlamı kalmayacak.”

Burada, onlara karşı var olmak mı, yoksa onların istediği kişi olmak mı daha iyi bilemediğini söylüyor. Çünkü kendine ait olmayan bir hayatı yaşamak, gerçekten yaşamak mı? Ama onların senden beklediği kişi olmadığın takdirde, ailen, çevren sana sırt dönerse yaşamanın bir anlamı kalır mı yoksa kalmaz mı? Yani onların mutluluğu, ve onların senden memnuniyeti senin yaşamını anlamlı kılan şey mi?

“Doğal halim acıma duygusuyla bozuldu. Ve zihnim görevime karşı çok büyük bir karışıklık içinde. Tanrım, sana yalvarıyorum, bana kesinlikle söyle ki hangi davranışı gerçekleştirirsem bu iyiliğe olur? Ben müridim, sana teslim olmuş bana, yol göster.” diyor Arjuna.

Gerçeğe sığınan, ve Hak’tan yol görmek isteyen herkese o ya da bu formda cevap gelir. Krişna Arjuna’ya burada çok çarpıcı cümleler ile geliyor;

“Gerçek olmayan hiçbir zaman var olamaz, ve gerçek olan da hiçbir zaman bitmez. Bilge filozoflar bu gerçek ve gerçek olmayan hakkındaki gerçeği bilirler.

Herşeyi saran bu gerçeğin yok edilemez olduğunu bil. Hiçbir şey bu kesin varlığın yok edilmesine sebep olamaz.

Bedeni olmayana ait bu vücutlar sonlu olarak bilinir, onlar; sonsuz, yok edilemez ve ölçülemez olanındır. Bu yüzden savaş ey Bharata!

Kim ki kendini katil olarak düşünür, o kendini öldürülen olarak deneyimler. İkisi de bilmez, o ne öldürür, ne de öldürülür.

O’nun ne doğumu vardır ne de ölümü, O’ var edilmemiştir, var edilemez ve var edilmeyecektir. Doğmamıştır, ebedidir, hep var olandır ve kadimdir. Vücut öldüğünde O ölmez.

Ey Arjuna bu özü sonsuz, bozulmaz, doğumsuz, ve yok edilemez olara bil. O’nu böyle olarak bilen biri kimseyi öldüremez, ya da kimsenin öldürmesine sebep olamaz.

Bir adamın eski kıyafetlerinden vazgeçmesi ve yeni kıyafetler giymesi gibi, öz de eskimiş bedeni terk ederek yeni bedenler edinir.”

Krişna, Arjuna’ya bu dünyada ne için savaştığını unuttuğunu ve sonlu dertler içinde kaybolduğunu hatırlatıyor. Akraba, eş, dost, zafer gibi kavramların hepsi sonlu. Hepsi bir gün bitecek, ve gün geldiğinde geriye ne şu an ben dediğin kalacak, ne de şu an eş dost dediğin. Ama geriye sen kalacaksın. Tüm bu sonlu şeylerin içinde kaybolmuş olarak. Sonu olan herşey aslında yoktur, sonsuz olanın sonlu yansımaları, aslında olmayışlarından gelen sonsuz hale sahiptirler. Krişna Arjuna’nın öğrendigi herşeyin, onu kısıtlayan ve onu şu an ki benliğine hapseden şeyler olduğunu ve eski kıyafetlerin bırakılması gibi, eski bilginin yeni bilgiyle, eski benliğin yeni benlikle değiştirilmesi gerektiğini söylüyor. Sonlu olan herşeyin sonsuza ulaşılabilmesi için bırakılması gerektiğini; ta ki geriye sadece Özü bırakana kadar… Bu savaş aslında tüm öğrenilmişliklerin, tüm modifikasyonların, tüm kısıtlamaların, tüm kendi olmayan herşeyin üzerine diyor Krişna sözlerinde. Ve tüm bu yolculuğun aslında Sonsuz olana olduğunu hatırlatıyor Arjuna’ya. Yani ne için, kiminle savaştığını sorgulamaya iterek, gerçeği hatırlatıyor. Bu yolculuk esnasında var olan herşeyin geçiciliğinin üstüne basarak, aslında sonsuz olmayan şeyler üzerine takılıp kaldığını Arjuna’ya fark ettirerek devamında yoluna ışık tutacak şu cümleleri sarf ediyor:

“Zevk ve acıya, kazanç ve kayba, zafer ve yenilgiye aynılarmış gibi davranarak savaşa hazırlan; böylelikle günah yaratmazsın. Ey Arjuna sana açıklanan Sankhya’ya göre olan gerçek. Şimdi yoga öğretisini dinle. Bu öğretiyi uyguladığında eylemlerin bağlarından kurtulabilirsin.

Bencil olmayan eylemlerin kendini adamakla birleştiği bu yoga yolunda, hiçbir çaba eksiklik yüzünden kaybolmaz ve başarısızlıklar yüzünden olumsuz doğanın karşıt etkisi oluşmaz. Bu disiplinin bilgisine birazcık sahip olmak bile kişiyi muazzam korkudan kurtarır.

Ey Arjuna, Vedalar’ın (tüm kutsal kitapların) öven açıklamalarından keyif alan, ve Vedalar’ın (tüm kutsal kitapların) anlamının bunlardan oluştuğunu ve başka hiçbir şeyden oluşmadığını iddaa eden kişiler var. Bu kişiler tamamen dünyevi arzularla dolular. Cennet onların en büyük hedefi ve ruhani anlamda onlar tamamen körler. Onlar zevkin ve gücün nasıl elde edildiğini açıklayan süslü Vedik yazıtları ayrıntıları ile çalışırlar. Zevkin ve gücün bu ateşli taraftarlarının zihninde, yukarıdaki tanımın getirdiği zevklere bağımlı, değişmez bilgelik hiçbir zaman oluşmaz.

Yogada kararlı bir zihin ile eylemlerde bulun. Bağımlılıklarını terk et ey Arjuna, ve başarı ve başarısızlıkta soğuk kanlı ol. Bu her durumdaki soğuk kanlılık ile aynı kalmak yogadır.

Bu soğuk kanlı aynılığın bahşedildiği kişi hem iyi hem de kötü eylemlerinin etkilerini terk eder. Bu yüzden yoganın bu aşaması için çabala. Yoga eylemlerdeki ustalıktır.

Kim ki zihni zorlukta huzursuz olmaz, arzulardan özgürdür. Ve bağımlılıklardan, korkudan ve öfkeden yoksundur. Böyle bir kişi değişmek bilgiye sahip bilge olarak tanımlanır.

Kişi, duyularını objelerden tıpkı bir kaplumbağının uzuvlarını her taraftan çekmesi gibi çekebildiğinde, onun bilgeliği kesinlik kazanır.

Objelerden kaçınıldığında kişi, onlardan uzaklaşır ama objelere karşı olan arzu hala mevcuttur. Ne zaman ki en yüce gerçeğe ulaşılır, o zaman bu arzularda ortadan kalkar.

Kim ki objelere karşı arzu duyar, o objelerle bir araya gelmek için eğilim gösterir. Bu eğilim arzuyu oluşturur, ve bu arzu da öfkeye yol açar.

Öfke hayal yaratır, hayal hafızanın karışmasına yol açar. Hafızanın karışması, ayırt edici bilginin yok olmasına sebep olur, ve ayırt edicinin bilginin kaybı da, kişinin mahvolması anlamına gelir.

Duyularını kontrol edemeyen bir kişi, ruhani idraka sahip değildir. Onun meditasyon için kapasitesi de yoktur. Meditasyon yapmayan için huzur yoktur. Ve zihninde huzur olmayan için mutluluk nerededir?

Bu sonsuzluk halidir, Pritha’nın oğlu. Buna ulaşan kişi artık kandırılmaz. Bu aşamada ölüm anında bile değişmez kalan, Nirvana’ya ulaşır; Yatratıcı Kaynak ile bir olur.”

http://cetincetintas.com/tr/bhagavad-gita-neye-karsi-kime-karsi-bu-savasbhagavad-gita-neye-karsi-kime-karsi-bu-savas/

Alpler Hasanoğlu - Kadın korkusu – mizojini

Erkeğin kadına duyduğu şehvetli arzu, kendisini onun karşısında zayıf hissetmesine yol açmış, bu da erki kaybetme tehlikesiyle kadından duyulan bir korkuya dönüşmüştür. Erkek, erk sahibi korkar mı hiç? O halde şeytani özelliklere sahip olan kadından nefret etmek gerekir. Kadın nefreti, milliyetçilik, ırkçılık ve faşizmin gündelik yüzüdür.

Yıllar önce kızım ilkokulun ilk yıllarındayken bir veli-öğretmen görüşmesinde özgürlükçü ve kadın haklarına duyarlı olduğunu bildiğimiz sınıf öğretmeni laf arasında bir cümle sarf etmiş ve Çiğdem – çocuklarımın annesi – dışında kimse şaşkınlığa düşmemişti. Kendisi de kadın olan sınıf öğretmeni: “Biliyorsunuz, kızlar matematikte erkekler kadar başarılı değil zaten,” demiş, Çiğdem de dehşetle: “Umarım bunu sınıfta ima bile etmiyorsunuzdur, çünkü gerçek değil!” diye araya girmişti. Kadını değersizleştirmenin, aşağılamanın bilinçdışı tezahürünün en basit örneğidir bu. Kadının belli şeyleri yapamayan, analitik zekaya sahip olmayan, duygusal, erkeğe bir şekilde muhtaç olduğu bilgisinin kadın bilinçdışına da kazınmış hali.

Harvard Üniversitesi’ndeydi sanırım, basit bir deney yaptı yeni seçilen rektör belli bir süre önce. O sene üniversiteye başlayan kızları ikiye ayırdı ve her iki gruba da aynı konuşmayı yaptı. Bir gruba bir cümle fazla söyledi ama: “Son yapılan çalışmalar kızların da matematikte en az erkekler kadar başarılı olduğunu, hatta onları geçtiğini gösterdi.” Yıl sonunda bu cümleyi duyan kızlar bu cümleyi duymayanlara göre matematikte istatistiksel olarak anlamlı olmak üzere daha başarılı olmuşlar. Bazı ön yargıların, diğer cinsiyetin değersizleştirme çabasının, haydi açık açık söyleyelim kadın düşmanlığının – mizojini – nasıl kadın beynine de işlediğini gösteren çarpıcı bir örnektir bu. Bu kadın düşmanlığının altında yatan nedir diye sorarsanız, en baştan söyleyelim: Kadın korkusu, kadından duyulan korku. Kadına hâkim olma isteği ile ona duyulan arzunun bilinçdışı çatışması. Yazının devamında yavaş yavaş açacağım konuyu.

ACI GERÇEKLER

Çocuk gelinleri, kız doğurdu diye karısının suratına bakmayan erkekleri, tecavüzcüsüyle evlendirilen kadınları, kendisinden ayrılan karısını öldürüp “seviyordum hâkim bey” diye savunma yapanları, kadın minik etek giydiği için tahrik olup tecavüz eden erkekleri anlayışla karşılayan hâkimleri gördük bu ülkede ve görmeye de devam ediyoruz.

2002 yılında Pakistan’da bir kadına birçok erkek tarafından tecavüz edilme cezası verildi. Bu cezanın nedeniyse erkek kardeşinin üst kasttan bir kadınla temasa geçmesiydi.
Taliban rejiminde, Afrika’daki Müslüman ülkelerde recm vaka-i adiyeden hâlâ.

Oscar ödülleri benzeri ödüllerin dağıtılarak normalleştirilmeye çalışılan porno endüstrisi baştan sona, cinselliği aracılığıyla kadının aşağılanmasına hizmet eden bir sektördür.
Ve üstelik 21’inci yüzyıldayız.

LILITH VE HAVVA’NIN BİTMEYEN MÜCADELESİ

Rivayet edilir ki, kadın önce erkeğe eşit yaratıldı. Ama Adem buna tahammül edemedi ve Lilith’le hiç anlaşamadı. Çünkü Lilith söz dinlemiyor ve kendi bildiğini okuyordu. Ne zaman sevişmek istediğine kendisi karar vermek istiyordu örneğin. Adem Lilith’i Tanrı’ya şikayet etti. Tanrı Lilith’i uyardı ama Lilith Tanrı’nın da sözünü dinlemedi, erkeğin boyunduruğuna girmeyi reddetti. Bunun üzerine cennetten kovuldu ve kendi çocuklarını yemeğe mahkûm edildi. Lilith şeytanlaştırıldı, çünkü erkeğin sözünü dinlemiyordu ve bu da erkeği korkutuyordu. Erkek kadını arzuluyor, ona hakim olmak istiyor ama bunu beceremeyince ondan nefret ediyordu. Bu nefretin bir cezası olmalıydı. Oldu da.

Ama cennet bahçeleri tek başına kalan Adem için çok sıkıcıydı artık. Bir kere Lilith’le, kadınla olmanın güzelliğini görmüş, onsuz olmak istemez olmuştu. Bu mutsuzluğuna dayanamadı Tanrı Adem’in. Ama bir kere daha, isyan eden, ben eşitim diye tutturan bir kadına da tahammülleri yoktu. Bu nedenle Adem’in kaburgasından, ona itaat edecek Havva’yı yarattı Tanrı. Havva gel deyince geliyor, git deyince gidiyordu. Çok mutluydu Adem. Ama işte Havva kadındı önünde sonunda ve yaptı yapacağını. Yasak olan tek şeyin peşine düştü. Elmanın. Yılan kılığına girmiş şeytan Havva’yı ikna etti, bir yudum tatmaları için elmadan. Yoksa o yılan Lilith miydi?

Tanrı bunu cezasız bırakmadı ve Adem’le Havva’yı da cennetten kovdu. Aslında Havva’nın yaptığı erkeğe geçiciliğinin bilgisini kazandırmaktı. Ölümlü olduğunu, hayatın cennet bahçelerinde dolaşmak, yalnızca zevk ve sefa içinde yaşamak olmadığını anımsatmaktı. Bilgiye ulaşmak, elmayı yemek, inançtan uzaklaştırıyordu insanı ve Tanrı buna izin vermezdi. Kadın çok tehlikeliydi. Havva olanı bile.

Kadın tarih boyunca hep insan olmaktan çıkarılmaya çalışıldı. Gerçek hayatta da edebiyat ve sanatta da. Ya günahkar Lilith’in torunları olan fahişeler Karındeşen Jack tarafından vahşice öldürüldü ya da göklere çıkartılıp güzelliklerine tapıldı. Ortaçağ’da kadınlar bir yandan cadı diye topluca yakılırlarken, öte yandan Bakire Meryem tanrının yeryüzündeki temsilcisi İsa’nın kutsal annesi oldu.

Öte yandan cennet annelerin – kadınların – ayakları altındaydı ve annenin – kadının – vurduğu yerde gül biterdi.

PANDORA’NIN ÖYKÜSÜ

İlk insanı – erkeği – yaratan Prometheus tanrılar tanrısı Zeus’u çok öfkelendirir. Prometheus insanı tanrılara karşı korumakta ve onların tanrılara eşit olmasını istemektedir çünkü. Zeus buna çok kızar, insanın elinden ateşi alarak onu sıcaktan ve ışıktan mahrum bırakır.
Prometheus da ateşi çalar ve insana geri verir. Zeus öfkeden kudurur ve insanın – erkeğin – en büyük cezası olarak kadını insanın – erkeğin – başına bela etmeye karar verir.

Hefaistos topraktan kadını yaratır, Athena güzellik ve cazibeyle yükler kadını ve Hermes de entrikalarla erkeği nasıl kandıracağını öğretir ona: Pandora doğar. Zeus Prometheus’un kardeşi Epimetheus’a hediye olarak veririr kadını. Pandora’nın yanında bir de kutu vardır. Bu kutuyu açmaması için sıkı sıkıya tembihlenir Epimetheus. Pandora’ya aşkından başı dönen Epimetheus Pandora’yla birlikte insanlar arasına karışır ve gönlünü çalan kadını gösterir insanlara coşkuyla. Bir gün şarabın da etkisiyle tanrıların tembihlemesini unutur ve Pandora’dan kutuyu açmasını ister. Pandora kutuyu açar açmaz mutsuzluk ve hastalıklar yayılır yeryüzüne.

Kadın bütün hastalıkların ve dünya üzerindeki mutsuzluğun kaynağı olarak lanetlenir.
Mitolojiden tıbba ve psikolojiye kadın hep tehlikeli ve korkulması gereken cinsiyet olarak damgalanır. Kadının içindeki rahim zincirinden boşanmış gibi bedenin içinde dolanır ve histerik kadın çıkar ortaya örneğin. Ta Hipokrat’tan 20’nci yüzyılın başına kadar da inanılır bu zırvaya. Freud kadının penise sahip olmadığı için bir haset duygusu içinde olduğunu, bu ‘eksikliği’ yüzünden erkeğe eşit olmadığını iddia eder neredeyse.

Erkeğin bu kadın korkusu kızım Eylül’ün feminist öğretmeninin bilinçdışına kadar sızar ve kadının matematikten erkek kadar anlamadığı ön yargısı şeklini alır. Erkeğin kadına duyduğu şehvetli arzu, kendisini onun karşısında zayıf hissetmesine yol açmış, bu da erki kaybetme tehlikesiyle kadından duyulan bir korkuya dönüşmüştür. Erkek, erk sahibi korkar mı hiç? O halde şeytani özelliklere sahip olan kadından nefret etmek gerekir.

Kadın nefreti, milliyetçilik, ırkçılık ve faşizmin gündelik yüzüdür.

Bunları daha ayrıntılı tartışmaya haftaya devam edeceğim.

http://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2017/07/16/kadin-korkusu-mizojini/

Jiddu Krishnamurti

I hope that you will listen, but not with the memory of what you already know; and this is very difficult to do. You listen to something, and your mind immediately reacts with its knowledge, its conclusions, its opinions, its past memories. It listens, inquiring for a future understanding. Just observe yourself, how you are listening, and you will see that this is what is taking place. Either you are listening with a conclusion, with knowledge, with certain memories, experiences, or you want an answer, and you are impatient. You want to know what it is all about, what life is all about, the extraordinary complexity of life. You are not actually listening at all. You can only listen when the mind is quiet, when the mind doesn't react immediately, when there is an interval between your reaction and what is being said. Then, in that interval there is a quietness, there is a silence in which alone there is a comprehension which is not intellectual understanding. If there is a gap between what is said and your own reaction to what is said, in that interval, whether you prolong it indefinitely, for a long period or for a few seconds - in that interval, if you observe, there comes clarity. It is the interval that is the new brain. The immediate reaction is the old brain, and the old brain functions in its own traditional, accepted, reactionary, animalistic sense. When there is an abeyance of that, when the reaction is suspended, when there is an interval, then you will find that the new brain acts, and it is only the new brain that can understand, not the old brain”

LOVE'S DEEPER COMMITMENT ~ The Wild Truth of the Open Heart

Let's not commit to a future together. The future is so unknown, and we are so fluid, and tired of pretending that we know.
Our thoughts and feelings are ever-changing, uncontrollable, like a wild ocean of love.
Our desires wax and wane; our dreams are born and die in every moment.
Let's not commit to a form of love. The forms are always shifting, like the tides.
We do not need security here. We are not seeking comfort, but Truth.
Let's make a deeper commitment; one that cannot be broken or lost.
To presence. To meeting in the here-and-now.
To bringing all of ourselves. To knowing, and letting ourselves be known.
To telling the truth, today; knowing that our truth may change tomorrow.
To bowing before each other, even if our hearts are broken and tender.
No promises, no guarantees.
Loving takes courage! Yes!
For love is a field, not a form. Let us commit to the field, remember the field in every moment of our precious days on this Earth.
In ten years' time, we may still be together. We may have children. We may live together, or live apart.
We may never see each other again. This may be our last day.
If we are honest, we really do not know; not knowing is our Home.
We may be friends, or lovers, or strangers, or family, or we may remain undefined, beyond narrative, our love unable to be captured in words.
Here at the edge of the known, on the line that once divided sanity from madness, and doubt from certainty, we play, we dance, we drink tea, we touch each other, we cry, we laugh, we meet.
We sacrifice comfort and predictability. But what we gain is astonishing: This tremendous sense of being alive. No longer numb to the mysteries of love, the mysteries of our bodies.
A little raw, perhaps. A little shaky. Maybe a little disoriented, but perhaps this is the price of being totally free.
Maybe an old part of us still seeks mommy or daddy, that Magic Person who will never leave, always be there, take away the loneliness repressed in our guts. Loving that frightened part too; bowing to that part too, but no longer being controlled by it.
And they will ask:
What about your future?
What happens if you have children? 
How the hell do you define yourselves?
Why are you afraid of commitment?
Why do you run from security? Comfort? Future?
They will say you are crazy, or you don't understand love, or you are lost, or you are unloving and selfish, and you will smile, and understand their fear, for their fear was once yours, and you cannot abandon your path now.
And nobody has to walk with you. Ever.
At some point, only Truth will satisfy. A living Truth, renewing itself each and every moment, the wild Truth of the open heart.
When Love and Truth are One, when the Commitment is deeply rooted in the breath, we can finally face each other without resentment, and explode into the most melancholy sunsets, held in the most profound joy.
Walking alone, together, alone.
~Jeff Foster

Hep söylediğim gibi; pratik seçim yapmak demektir. Aydınlanma ancak pratiğin aralıksız, istikrarlı ve disiplinli bir şekilde gerçekleşmesi ile başlayabilir. Aydınlanma bir anda olup biten bir şey değildir. Alt Samadhi evresi ile aydınlanma süreci başlar ve Üst Samadhi’ye ulaşıldığında tamamlanır. Aydınlanma tamamlandıktan sonra da Kaivalya aşaması başlarki bu, şu anki konumuzun dışında kalıyor.

Kişi Alt Samadhi’ye ilk ulaştığında, aydınlandığının farkına varır, aydınlanmanın gerçekleştiğini bilir. Bu bilişsel samadhidir. Çoğu kişi bu evrede aydınlanmanın tamamlandığını düşünür. Oysa bu samadhinin içinde ince olmayan, kaba öğeler bulunur. Kişinin bunu anlaması için kaba öğeleri ayırt etmesi gerekir. Bunu da ancak bir gurunun (hocanın) yol göstericiliği ile gerçekleştirebilir. Aksi takdirde bu aşamayı nihai idrakın son aşaması zannederek burada sıkışır kalır. Ta ki bir gün orada sıkışan “biri” olduğunu görebilecek yeterliliğe ulaşana kadar.
Peki bu aydınlanma süreci nasıl başlar? Yoga ve diğer tüm ruhani/mistik öğretiler kişiyi samadhiye ulaştırmak için çeşitli pratikler sunar ve bu pratiklerin hepsi de haritalandırılmıştır. Kişi samadhiye ulaşmak için pratiğin basamaklarını teker teker inanç ve bilgi ile çıkar. Yani her bir pratik tamamlandığında diğer pratik başlar ve tüm bu pratikler sonucunda kişi samadhiye girecek bilgelik ve yeterlilik kazanır. Bir pratik tamamlanmadan, sadece kişinin içinden öyle geldiği için bırakılıp başka bir pratiğe geçilmez. Geçildiği takdirde, kişi yapmış olduğu pratiğin sonucuna ulaşmadığı gibi, bir sonraki pratiğe de eksik başlayacağından, pratiği meyve vermez. Harita takip edilmemiş olacağından, kişi artık samadhiye doğru yol almaz, olduğu yerde döner durur. Canın istediğinde oturup meditasyon yapmak, canın istediğinde oruç tutmak, canın istediğinde takla atmak pratik değil, nefsini beslemektir. Pratiğin nefsini köreltmesi gerekirken, nefsini besliyecek hale ulaşırsa, o pratik bile terk edilir. Pratik İHTİYACIN olanı yapmaktır. İhtiyaç ise ancak bir guru (öğretmen) aracılığı ile görülebilir. İnsan cehaletinden, egosundan kendini görmez, bilmez. Yaptığı şeyin eksik veya yanlış olduğunu düşünmez, düşünse de yanlışı göremez. Guru seni, seninle buluşturandır. Karanlıkta kalan yanına ışık tutandır.

Yanlış bilindiği, yanlış anlaşıldığı gibi aydınlanma evi süpürürken birdenbire gerçekleşmez. Tıpkı kimsenin evi süpürürken birdenbire doktor oluvermediği gibi. Ancak uzun yıllar ve hayatlar boyunca yapılan pratiğin ardından, tüm o pratiklerin toplamı o evi süpüren kişiyken, nihai idrakın aşamalarından biri olan aydınlanma gerçekleşebilir. Hiçbir şey yapmaya gerek olmadan -ya da içinden geleni yaparak- bir gün aydınlanacağını düşünmek kör bir inançtan başka bir şey değildir. Bütün gün televizyon izleyerek doktor olma hayali kurmak gibi bir şeydir bu. Her şey hayaldedir, hayalse zayıf bir zihnin ürünüdür.

Gerçek bilgiye ulaşmak da, gerçeğe ulaşmak kadar zordur. Bilgi ancak onu arayanlarca bulunabilir. Bilgiyle karşılaşmak istemeyen, ona hazır olmayanlar gerçek bilgi ile karşılaşmaz; egosunu besleyecek, dünyevi deneyimlerini doyuracak olanla karşılaşırlar. Çünkü vazgeçebilmek için önce neden vazgeçeceğini deneyimleyerek bilmek gerekir ki bu da yanlış veya kötü bir şey değildir. Ne de olsa her şey kişiyi samadhiye ulaşma yoluna sokmaya çalışmaktadır. Bunu anlayan, bu idraka ulaşan kişi aydınlanmak için adım atar; pratiğini bir adım öteye taşımak için, kendi içine, öze ulaşmak için. Bu adımı atmak başlı başına bilgeliktir. “Gerçeği Aramak” çalışmasında da söylediğim gibi; gerçeği bulmak için, önce gerçeği aramaya karar vermek gerekir. Nasıl arayacağını bilmek gerekir. Rahatını kaçırmayı göze almak gerekir. Egonu yerle bir etmeyi, doğrularını yıkmayı kabul etmek gerekir. Pratiklerin ardından gün gelir bilge olan için her şey rahata dönüşür, ve yine gün gelir bilge olan dönüşür; sonsuz olana, O’na…
Pratik yapmayı seçtiğin de ve bu seçimine sadık kaldığında, samadhiye ulaşmak kaçınılmazdır. İnanç ve bilgelik ile yoluna sadık kal. Hiçbir mistik öğreti farkındalık olmadan izlenemez, farkındalığını yitirme. Gerekli çabayı göster, ve objene konsantre ol.

Pratiğinin seni Samadhi’ye ulaştırması dileğimle.

http://cetincetintas.com/tr/aydinlanma-sureci-samadhiye-ulasmak/

 

 

Bir Şaman öğretisi der ki,

Doğada hiçbir şey kendisi için yaşamaz.
Nehirler kendi suyunu içemez.
Ağaçlar kendi meyvelerini yiyemez.
Güneş kendisi için ısıtmaz.
Ay kendisi için parlamaz.
Çiçekler kendileri için kokmaz.
Toprak kendisi için doğurmaz.
Rüzgar kendisi için esmez.
Bulutlar kendi yağmurlarından ıslanmaz.

Doğanın anayasasında ilk madde şudur...
Her şey birbiri için yaşar.
Birbiri için yaşamak, doğanın kanunudur.
Eski çağlardan süre gelen bir anlayıştı bu
Bütünlüğü anlatırdı...

Özü iki cümleydi..
“Ben biz olduğumuz zaman ben olurum.”
“Ben, ben olduğum için sen, sensin.

"It is the very pursuit of happiness that thwarts happiness."

In September 1942, Viktor Frankl, a prominent Jewish psychiatrist and neurologist in Vienna, was arrested and transported to a Nazi concentration camp with his wife and parents.

Three years later, when his camp was liberated, most of his family, including his pregnant wife, had perished — but he, prisoner number 119104, had lived.

In his bestselling 1946 book, Man's Search for Meaning, which he wrote in nine days about his experiences in the camps, Frankl concluded that the difference between those who had lived and those who had died came down to one thing: Meaning, an insight he came to early in life.

When he was a high school student, one of his science teachers declared to the class, "Life is nothing more than a combustion process, a process of oxidation." Frankl jumped out of his chair and responded, "Sir, if this is so, then what can be the meaning of life?"

As he saw in the camps, those who found meaning even in the most horrendous circumstances were far more resilient to suffering than those who did not. "Everything can be taken from a man but one thing," Frankl wrote in Man's Search for Meaning, "the last of the human freedoms — to choose one's attitude in any given set of circumstances, to choose one's own way."

Frankl worked as a therapist in the camps, and in his book, he gives the example of two suicidal inmates he encountered there. Like many others in the camps, these two men were hopeless and thought that there was nothing more to expect from life, nothing to live for.

"In both cases," Frankl writes, "it was a question of getting them to realize that life was still expecting something from them; something in the future was expected of them." For one man, it was his young child, who was then living in a foreign country. For the other, a scientist, it was a series of books that he needed to finish. Frankl writes:

This uniqueness and singleness which distinguishes each individual and gives a meaning to his existence has a bearing on creative work as much as it does on human love. When the impossibility of replacing a person is realized, it allows the responsibility which a man has for his existence and its continuance to appear in all its magnitude. A man who becomes conscious of the responsibility he bears toward a human being who affectionately waits for him, or to an unfinished work, will never be able to throw away his life. He knows the "why" for his existence, and will be able to bear almost any "how."

In 1991, the Library of Congress and Book-of-the-Month Club listed Man's Search for Meaning as one of the 10 most influential books in the United States. It has sold millions of copies worldwide. Now, over twenty years later, the book's ethos — its emphasis on meaning, the value of suffering, and responsibility to something greater than the self — seems to be at odds with our culture, which is more interested in the pursuit of individual happiness than in the search for meaning. "To the European," Frankl wrote, "it is a characteristic of the American culture that, again and again, one is commanded and ordered to 'be happy.' But happiness cannot be pursued; it must ensue. One must have a reason to 'be happy.'"

According to Gallup, the happiness levels of Americans are at a four-year high — as is, it seems, the number of best-selling books with the word "happiness" in their titles. As of January 2013, Gallup also reports that nearly 60 percent of all Americans today feel happy, without a lot of stress or worry.

On the other hand, according to the Center for Disease Control, about 4 out of 10 Americans have not discovered a satisfying life purpose. Forty percent either do not think their lives have a clear sense of purpose or are neutral about whether their lives have purpose. Nearly a quarter of Americans feel neutral or do not have a strong sense of what makes their lives meaningful.

Research has shown that having purpose and meaning in life increases overall well-being and life satisfaction, improves mental and physical health, enhances resiliency, enhances self-esteem, and decreases the chances of depression. On top of that, the single-minded pursuit of happiness is ironically leaving people less happy, according to recent research. "It is the very pursuit of happiness," Frankl knew, "that thwarts happiness."

***

This is why some researchers are cautioning against the pursuit of mere happiness. In a new study, which will be published this year in a forthcoming issue of the Journal of Positive Psychology, psychological scientists asked nearly 400 Americans aged 18 to 78 whether they thought their lives were meaningful and/or happy.

Examining their self-reported attitudes toward meaning, happiness, and many other variables — like stress levels, spending patterns, and having children — over a month-long period, the researchers found that a meaningful life and happy life overlap in certain ways, but are ultimately very different. Leading a happy life, the psychologists found, is associated with being a "taker" while leading a meaningful life corresponds with being a "giver."

"Happiness without meaning characterizes a relatively shallow, self-absorbed or even selfish life, in which things go well, needs and desire are easily satisfied, and difficult or taxing entanglements are avoided," the authors write.

How do the happy life and the meaningful life differ? Happiness, they found, is about feeling good. Specifically, the researchers found that people who are happy tend to think that life is easy, they are in good physical health, and they are able to buy the things that they need and want. While not having enough money decreases how happy and meaningful you consider your life to be, it has a much greater impact on happiness. The happy life is also defined by a lack of stress or worry.

Most importantly from a social perspective, the pursuit of happiness is associated with selfish behavior—being, as mentioned, a "taker" rather than a "giver."

The pursuit of happiness is associated with selfish behavior—being, as mentioned, a "taker" rather than a "giver."

The psychologists give an evolutionary explanation for this: happiness is about drive reduction. If you have a need or a desire — like hunger — you satisfy it, and that makes you happy. People become happy, in other words, when they get what they want. Humans, then, are not the only ones who can feel happy. Animals have needs and drives, too, and when those drives are satisfied, animals also feel happy, the researchers point out.

"Happy people get a lot of joy from receiving benefits from others while people leading meaningful lives get a lot of joy from giving to others," explained Kathleen Vohs, one of the authors of the study, in a recent presentation at the University of Pennsylvania. In other words, meaning transcends the self while happiness is all about giving the self what it wants. People who have high meaning in their lives are more likely to help others in need. "If anything, pure happiness is linked to not helping others in need," the researchers, which include Stanford University's Jennifer Aaker and Emily Garbinsky, write.

What sets human beings apart from animals is not the pursuit of happiness, which occurs all across the natural world, but the pursuit of meaning, which is unique to humans, according to Roy Baumeister, the lead researcher of the study and author, with John Tierney, of the recent book Willpower: Rediscovering the Greatest Human Strength. Baumeister, a social psychologists at Florida State University, was named an ISI highly cited scientific researcher in 2003.

The study participants reported deriving meaning from giving a part of themselves away to others and making a sacrifice on behalf of the overall group. In the words of Martin E. P. Seligman, one of the leading psychological scientists alive today, in the meaningful life "you use your highest strengths and talents to belong to and serve something you believe is larger than the self."

For instance, having more meaning in one's life was associated with activities like buying presents for others, taking care of kids, and arguing. People whose lives have high levels of meaning often actively seek meaning out even when they know it will come at the expense of happiness. Because they have invested themselves in something bigger than themselves, they also worry more and have higher levels of stress and anxiety in their lives than happy people.

Having children, for example, is associated with the meaningful life and requires self-sacrifice, but it has been famously associated with low happiness among parents, including the ones in this study. In fact, according to Harvard psychologist Daniel Gilbert, research shows that parents are less happy interacting with their children than they are exercising, eating, and watching television.

"Partly what we do as human beings is to take care of others and contribute to others. This makes life meaningful but it does not necessarily make us happy," Baumeister told me in an interview.

Meaning is not only about transcending the self, but also about transcending the present moment -- which is perhaps the most important finding of the study, according to the researchers. While happiness is an emotion felt in the here and now, it ultimately fades away, just as all emotions do; positive affect and feelings of pleasure are fleeting. The amount of time people report feeling good or bad correlates with happiness but not at all with meaning.

Meaning, on the other hand, is enduring. It connects the past to the present to the future. "Thinking beyond the present moment, into the past or future, was a sign of the relatively meaningful but unhappy life," the researchers write. "Happiness is not generally found in contemplating the past or future." That is, people who thought more about the present were happier, but people who spent more time thinking about the future or about past struggles and sufferings felt more meaning in their lives, though they were less happy.

Having negative events happen to you, the study found, decreases your happiness but increases the amount of meaning you have in life.

Having negative events happen to you, the study found, decreases your happiness but increases the amount of meaning you have in life.

Another study from 2011 confirmed this, finding that people who have meaning in their lives, in the form of a clearly defined purpose, rate their satisfaction with life higher even when they were feeling bad than those who did not have a clearly defined purpose. "If there is meaning in life at all," Frankl wrote, "then there must be meaning in suffering."

***

Which brings us back to Frankl's life and, specifically, a decisive experience he had before he was sent to the concentration camps. It was an incident that emphasizes the difference between the pursuit of meaning and the pursuit of happiness in life.

In his early adulthood, before he and his family were taken away to the camps, Frankl had established himself as one of the leading psychiatrists in Vienna and the world. As a 16-year-old boy, for example, he struck up a correspondence with Sigmund Freud and one day sent Freud a two-page paper he had written. Freud, impressed by Frankl's talent, sent the paper to the International Journal of Psychoanalysis for publication. "I hope you don't object," Freud wrote the teenager.

While he was in medical school, Frankl distinguished himself even further. Not only did he establish suicide-prevention centers for teenagers — a precursor to his work in the camps — but he was also developing his signature contribution to the field of clinical psychology: logotherapy, which is meant to help people overcome depression and achieve well-being by finding their unique meaning in life.

By 1941, his theories had received international attention and he was working as the chief of neurology at Vienna's Rothschild Hospital, where he risked his life and career by making false diagnoses of mentally ill patients so that they would not, per Nazi orders, be euthanized.

That was the same year when he had a decision to make, a decision that would change his life. With his career on the rise and the threat of the Nazis looming over him, Frankl had applied for a visa to America, which he was granted in 1941. By then, the Nazis had already started rounding up the Jews and taking them away to concentration camps, focusing on the elderly first.

Frankl knew that it would only be time before the Nazis came to take his parents away. He also knew that once they did, he had a responsibility to be there with his parents to help them through the trauma of adjusting to camp life. On the other hand, as a newly married man with his visa in hand, he was tempted to leave for America and flee to safety, where he could distinguish himself even further in his field.

As Anna S. Redsand recounts in her biography of Frankl, he was at a loss for what to do, so he set out for St. Stephan's Cathedral in Vienna to clear his head. Listening to the organ music, he repeatedly asked himself, "Should I leave my parents behind?... Should I say goodbye and leave them to their fate?" Where did his responsibility lie? He was looking for a "hint from heaven."

When he returned home, he found it. A piece of marble was lying on the table. His father explained that it was from the rubble of one of the nearby synagogues that the Nazis had destroyed. The marble contained the fragment of one of the Ten Commandments — the one about honoring your father and your mother. With that, Frankl decided to stay in Vienna and forgo whatever opportunities for safety and career advancement awaited him in the United States. He decided to put aside his individual pursuits to serve his family and, later, other inmates in the camps.

The wisdom that Frankl derived from his experiences there, in the middle of unimaginable human suffering, is just as relevant now as it was then: "Being human always points, and is directed, to something or someone, other than oneself — be it a meaning to fulfill or another human being to encounter. The more one forgets himself — by giving himself to a cause to serve or another person to love — the more human he is."

Baumeister and his colleagues would agree that the pursuit of meaning is what makes human beings uniquely human. By putting aside our selfish interests to serve someone or something larger than ourselves — by devoting our lives to "giving" rather than "taking" — we are not only expressing our fundamental humanity, but are also acknowledging that that there is more to the good life than the pursuit of simple happiness.

http://www.businessinsider.com/a-lesson-about-happiness-from-a-holocaust-survivor-2014-10