Ne bırakmak ne tutmak: bu herhalde hayatlarımızda ölen, sönen, sürünen, bir türlü parlamayan taraflarımızın en büyük oluş kaynağı. Bir şey isteyip, fikren o şeyi hayatımızda arzu edip, fiilen gelmesi ya da olması söz konusu olduğunda nasıl bir tavır takınıyoruz? O çok istediğimiz şeyin dört bir köşesinden tutup, her bir parçasını kapsıyor, onu tanımak, anlamak için çaba sarf ediyor muyuz? Ona, öncesinden başlayarak alan açıp, onun için hazırlıklar, ritüeller yapıyor muyuz? Hayatımıza davet ettiğimiz bu yeni şeyi tam anlamıyla tanımak için orada hemen yanında mevcut kalabiliyor muyuz? Yoksa fikren hoşumuza giden bu şey için fiilen bir çabaya girmek söz konusu olunca, öylece donup kalıyor muyuz?

İşte ne tuttuğum, ne de bıraktığım minik filan’a (kaplumbağam) bu sebeple veda ettim. Benimle kalacaksa ona çok daha geniş, çok daha sağlıklı bir yuva vermem gerekirdi. Vermedim. Fikren çok güzeldi, fiile geçemedim, bu sebepten de veda ettim.

İşte böyle bir dönemdeyim. Yapageldiğim bir şey varsa, ya tamamen tutup onu yeşerteceğim, ya da gitmesine izin vereceğim. Köklenmesine, kök salmasına izin verdiğim her şey gün yüzüne çıkıp bana nefes oluyor. Bakmadığım, ilgilenmediğim her şey ise ölüme, uyuşmaya mahkum. İçimdeki boğa ile tekrardan ya da ilk defa tanışıp bana öğreteceklerini dinlemeye hazırım. İçimdeki aslan da ateşim olsun. Kararla attığım adımlarda arkamda destek, attığım adımın gücü olsun. Yaşam, kök salarken ateşlendiğim, bazen de serin sularda ve rüzgarların esintisinde dinlendiğim yer olsun.