Bali, March 31-April 8th, 2017

Paris, October 20-23, 2016

Napoli, Pompei, Sorrento, Positano, Amalfi, Ravello, Roma / August 4-8, 2016

Mumbai / Goa, January 2016

12 MART 2016

HİNDİSTAN YAVAŞÇA KENDİNİ SEVDİRİR

ALIR BENİ, BANA GETİRİR. 

Hindistan’dan döneli yaklaşık iki ay oldu. Ve ben anca şimdi, iki ay önce yaşadığım bu 11 günü (12 Ocak-23 Ocak 2016) kelimelere dökebiliyorum. Ah nerden başlasam.  Hangi renkle, hangi sesle çıksam yola? Hadi bakalım öyle ya da böyle başlıyoruz.

İki kalp, iki beden, iki sırt, iki kol çantası çıktık yola Cihangir’deki evimden.  Yürüyerek ulaştığımız metro ile vardık havalimanına. Elimizde tek yönlü bir bilet: yolculuk önce Bombay sonra Goa’ya.  Havalimanına girmeden çektik içimize temiz havayı, son kez. Bir daha temiz hava aldığımızda Bombay’daydık. İstanbul’da kar soğuğu, Ocak ayının 12’si. Bombay’da yaz!

Yol arkadaşım, dedi ki, “Hüsne hadi gel yürüyelim şehre, bir tane tren istasyonu var, ilk istikamet burası olsun, bacaklarımız açılsın, ciğerlerimiz hava alsın”. Önce uzunca baktım suratına, sonra tamam dedim varsın olsun, ve başladık yürümeye Andheri tren istasyonuna. Şehrin çeperlerinden, merkezine doğru yol alırken ikimiz de bu güne kadar görmediğimiz büyülü bir yerde olmanın heyecanıyla attık adımlarımızı. Sırtımızda çantalarımız, vardık Andheri’ye yol üstünde ilk heyecan aldığımız tütsülerimiz ile. 

 

İstanbul’dan gelmiş iki kişi için bile kalabalık oldukça göz kamaştırıcı.  Yüzlerce insan hareket içinde. 

Bütün bu hareketin içinde bir kuyruk çıktı önümüze ve bir seçim:  1. sınıf mı yoksa 2. sınıf kompartmandan mı alacağız biletimizi? Elbette 2. sınıf dedik ve aldık biletlerimizi 10’ar rupiye. 

İlk tren geldi, hınca hınç kalabalık, binemeyiz derken boş bir vagon gördük atladık, bize herkes eliyle inin işareti yaptı, meğerse engelliler için ayrılan yermiş orası, özür diledik, indik, bekledik ikinci trenin gelmesini. 

İkinci tren geldiğinde kadın ve erkeklerin aynı vagonlara binmediğini anladık, ve birbirimize bakakaldık, bu kalabalıkta nasıl ayrılabilirdik birbirimizden, nasıl bulabilirdik tekrar birbirimizi. Boğazıma bir düğüm oturdu, başka şans yok. Üçüncü tren geldiğinde aramızda bir anlaşma yapmıştık bile, o erkekler vagonuna koşacak, ben kadınlara, sondan bir önceki durakta inip kalabalığın yok olmasını bekleyecek birbirimizi bulacaktık. 

3-2-1 koş dedik son kez birbirimize bakıp, kadınlar vagonuna ben yetişemeden tren hareket etmeye başladı, attım kendimi ilk gördüğüm vagona. Önüm, arkam, sağım, solum erkek! Eyvah, çok yanlış bir şey yaptım dedim ama iş işten geçmiş, tren artık son hızıyla hareket etmeye başlamıştı. Kapıya yakın bir noktada tuttum sıkıca demirleri, başladım dua etmeye içimden. Derken bir kişi duamı duydu ve “siz yanlış vagona bindiniz, burası sadece erkekler için, ama korkmayın” dedi. Ardından “ az sonra birileri kalkar size yer verirler, oturun ve inene kadar kalkmayın” dedi. 

Teşekkürlerimi sundum beklemeye koyuldum. Derken gerçekten kalktı bir kişi, göz göze geldik, yerini bana bıraktı. Herkesin ister istemez gözleri bana takıldı, ama hiç bir rahatsızlık vermeden, görüp geçtiler. Teşekkür ettim her birine ve evrene.

Trenden indim kalbim küt küt, bulabilecek miyiz birbirimizi derken, beyaz gözlük çerçeveleriyle Mert beliriverdi biraz ötemde. Bir nefes verdim yürümeye devam dedik.  Bombay’a ayak bastığımız ilk gün yaklaşık 30 kilometre yürüdük, bindiğimiz tren ve de en nihayetinde bizi otele götüren taksi dışında hiçbir araca binmedik. İlk taksi yolculuğumuz ise, iki biranın ardından benim kahkaha krizlerim, Mert'in krizlerim karşısında kendini uykuya vermesi ile sonlandı. Hayatımın en komik anlarından biri olduğunu itiraf etmem gerekir. Taksi şöförü çılgın kahkahalarıma korku ile bakarken, Mert karşısında uyukuyu tercih etmişti. Bense çılgın trafiğin içinde, hint müziklerini dinlerken, tipik bir Hüsne hareketi sergilemiş, yine krize girmiştim. 

 

Belirtmem gerekir ki, beklediğimden çok daha temiz kokan bir yere gelmiştim. Her el arabasında yanan tütsü kokusu tüm şehri sarmış, zerdeçal sarısı her yere dağılmış, insan pek renkli bir canlı oluvermişti gözümde. 2009 yılında Arjantin'e giderken, otobüslerde eğer yüzük takarsam parmaklarımı kesip insanların yüzüklerimi alacağını bana korkulu gözlerle söyleyen zihinler bu sefer de yanımda mutlaka kapalı ayakkabılar götürmem gerektiğini, her yerin pislik ve çöp olduğunu, kısa kollularla asla dolaşmamam gerektiğini söylemiş, ama benim Hindistan'ım bana hep tersini göstermişti.  

Acaba herkesin Hindistan'ı başka mı? diye sormadan edememiştim. Bombay'da ikinci günümüz de ilkinden farksız yürüyerek geçmişti. Siz deyin 20 ben diyeyim 30 km, tavaf etmiştik durmuştuk tüm şehri. Haritadan parsel parsel, kare kare, kutu kutu, gördüğümüz her yer ayak bastığımız anda bir şölene dönüşmüştü. Bu yürümelerde birçok cümle düştü içime:

1. BEN ÇOK ZENGİNİM:

Yokluk bilinci ile yaşayan bir kültürün içinde büyümüş bir birey olarak varlık bilinci ile karşılaşmak çok etkileyici bir deneyim. Yok'un var, Var'ın yok olduğu, akıl almaz yaşayışlar. Yokluğun içindeki, muhafaza, değer ve özen.  Olanı kutlamak, var olanın her bir parçasını sahiplenmek ve yaşamak. Olanı tanımak, olanı kabul etmek. Teslimiyet. İç kaynaklar, iç kıymetler. Sonsuzluk. Hayat durmuyor, duran insan dedirtiyor bu kaosun ahengin kendisine dönüştüğü kalabalık. Bozulan, kırılan karşısında donup kalmıyor insan, hareket ediyor, tamir ediyor, devam ediyor, nefes alıp verdiği sürece. 

2. BİR BAĞDAŞLIK YERDEN BAŞKA NE GEREKLİ Kİ BU DÜNYADA? :

Bir bağdaşlık yeri vardı gördüğüm insanların. O kadar bir alanda üretiyor, yaşıyor, uyuyor, yiyor, içiyordu. Dışarı bakmıyordu. Olanı devam ettirme çabasında, var olana kilitlenmiş, odaklanmış, yapmaya ve olmaya devam ediyordu. Birden kendi sesim yankılandı içimde. "Ama senin alanın yok, ama sende şu yok, ama sende bu yok" diyen benin, beni nasıl durdurduğunu, olmayanlara odaklanmış bir halde, olanı dahi göremez bir halde olduğumu fark ettim. Sanki bir perde vardı da gözümün üstünde Hindistan'daki yürümeler o perdeyi kaldırdı, olmayandan çok olanı görmeme olanak sağladı. Ve evet varolanı ne kadar tanıyorum sorusu, elbette beni, ben kimim, elimde neler var, değerlerinin ne kadar farkındayım, olanaklara kalbimi ne kadar açıyorum sorularını da beraberinde getirdi. 

3. TESLİMİYET:

Uçuş günümüzün sabahı, uçağımızın iptal olması ile beraber, zaten içimizde olan plansızlık hissi daha da yoğunlaştı. O güne kadar elimin hiçbir otel için rezervasyon yapmaya gitmemesi, zaten müthiş bir işaretti. İç seslerimi dinlemiş hiçbir adım atmamıştım bu konuda. Uçuşun iptaliye bütün seyahat zaten plan denen şeyin imkansızlığını kanıtlamış, her an her dakika teslimiyeti hatırlatmıştı. Yürümelerimiz sırasında kendimizi slumların içinde bulduğumuz anlar da bu teslimiyet anlarından bir tanesiydi. Ayaklarımız bizi insanların yaşam alanlarına götürmüş, inekle, bebeğin, bebekle köpeğin yan yana kıvrılıp uyuduğu sokaklarda, karanlıkta güzel ruhlar bize eşlik etmiş, girmememiz gereken yerlerden bizi çıkarmışlardı. Hayat bizimleydi. Işık bizimleydi. Hayat bizdik. Işık bizdik. Olduk ve oldu her şey, teslimiyet içinde.  

Bombay'da geçirdiğimiz iki buçuk günün ardından, bir bilet alıp uçtuk Goa'ya! 

GOA

Bombay gibi bir şehirden sonra Goa'nın başkenti Panjim'e adım atmak ilk etapta bir şok gibiydi. Uçaktan inip, Panjim Inn'e yerleştiğimiz akşam, adeta bir hayalet şehre ayak basmış gibiydik. Sokaklar boş, kimse yok ortada, nereye geldik biz? Yanlış bir yerde miyiz? Akşam uyurken tüm bu sorularla sabah hepsi yanıtlanacaktı güneşin ışıklarıyla. 

23 Mart 2016

Ve geldik Goa'ya!

Goa, eski bir Portekiz Kolonisi. Kaldığımız ev 1880'li yıllardan kalma, beni benden alan sarı renkli şipşirin bir yer. Üst katında ev sahipleri, alt katında biz. Bir haftalığına biz de Goa'lıyız. Çarşıdan pazardan aldığımız passionfruitlar, ananaslar, üzümler, avokadolar buzdolabımızda. Kuzeyimiz, güneyimiz müthiş sahiller. Arap denizi, palmiye denizi, uçsuz bucaksız sahiller. Bombay'da yürüdüğümüz sokaklar, artık çıplak ayakla yürüdüğümüz sonsuz plajlar olmuş. Karşımıza çıkan yaşam, aklımı başımdan alıyor. 

Ve elbette tüm bu yoğunluğun arasında arada bir gözlerim kapanıyor :)

Ve bir noktada taksiler,  tut-tutlar, otobüsler bizi kesmeyince kiralıyoruz bir vespa ver elini çılgın trafik, ver elini ormanlar, ver elini uzaklarda kalan diyarlar. 

 

Bath / London, November 2015


Kaçkarlar, August, 2015