Ritim; yaşamın kendisi, ahenk, uyum demek benim için. Ritmik olan her şey aynı zamanda derin bir meditasyonu ifade ediyor ve yaşamın kendisi de derin bir meditasyon hali olabilir mi diye düşünmeden edemiyorum. Bu soruyu sormamın sebebi aslında son zamanlarda iç ritmim ile dış ritimler arasındaki büyük farklılık. İçerisi sakin ol, daha çok sessiz kal, olanı biteni sindirmek için kendine zaman ver derken, yaşam tüm coşkusu ile akıp gitmeye devam ediyor. Darbe oluyor, şiddet oluyor, olmadık ses ve görüntüler kaplıyor dört bir yanı ve tüm bunları sindirememişken hayat olmaya devam ediyor, bizler çalışmaya ve sosyal yaşantımıza devam ediyoruz. Ben burada bazen çok büyük bir çarpışma yaşıyorum. Mesela iç ritmim bana içerde kalmamı, sakin yerlerde az temaslı, daha sessiz zamanlar geçirmemi söylerken dış ritim bunu desteklemiyor. Fark ettiğim bir şey var ki durum benim için çocukken de pek farklı değildi. Yürüyüşlerimizde hep en arkada kalan, çiçeklerin böceklerin suratlarına bakıp bana söylediklerini dinlemekten kendini alıkoyamayan ben ile annem ve ablam arasında sonunda metreler açılır, yürüyüş “hadi Hüsne” seslenmeleriyle tamamlanırdı. Aynı şey yemek için de geçerliydi, ders konusunda da, evet genel anlamıyla yavaş bir çocuktum. İçim de dışım da yavaştı, ama hayat, dış ritim hep daha hızlı olmamı, hızlı olmazsam geride kalacağımı, geride kalırsam kaybolacağımı söyler kendimi hep birilerinin hızına yetişmeye çalışırken bulurdum. Bu durum beni çok yorardı bir o kadar da sıkışık hissettirirdi. 

Bugün bu durumun bana sıkışık hissettirmesinden çok ne kadar da kendimi adapte edebileceğimin araştırması içerisindeyim. Evet nehir yeri geliyor hızlı yeri geliyor yavaş akıyor, ve ben tüm bu ritimlerin içinde tek bir ritim olabilir miyim bunu araştırıyorum. Zira hız konusunda benim içimin hızlı dış dünyanın yavaş aktığı zamanlar da yok değil. Bu durumda soru şu oluyor: bu tecrübeyi kendime acı veren bir halde mi yaşamayı tercih ediyorum yoksa hızlı ya da yavaş anda kalarak zamanı geniş, sonsuz, uç değerleri, yavaş ya da hızlı tanımları olmayan bir yer olarak mı yaşamayı tercih ediyorum?

Evet bu günlerde en çok adapte olmayı öğreniyorum diyebilirim. Dışın için olmadığı, dışın içe girip için dışa çıktığı yekpare zamanların peşindeyim. Bu öğrenme, araştırma içerisinde bazen dirençli bazen bırakmış hallerdeyim. Tek bildiğim 20’li yaşlarımın ortasında olduğum kadar hiçbirine tutunmadığım. Benim planlarımın dışında gelişen durumlar karşısında inatçı bir tavırla ama neden böyle oldu şimdi demek yerine, tamam şimdi bu oldu, acaba bana ne anlatmaya çalışıyor bu durum diye sorabilmek, beraberinde bir sabır bir de anlayış getiriyor. Bugün çok sevdiğim bir arkadaşımla konuşurken sanki geçmişime ışınlanmış gibi hissettim. Bu güzel insan bugün 24 yaşında, plancılık, kontrol etme hali ve sabırsızlıklarından bahsederken 20’li yaşlarımın bana verdiği en büyük derslerin bunların törpülenmesi yönünde olduğunu fark ediyorum. 

Plan yapmak, planlarımın bozulması karşısındaki hayal kırıklığım ve sinirlerim. Kontrol edemeyeceğim şeyleri dahi kontrol etme çabam ve yine kontrol edemediğim için yaşadığım çarpışmalar.

Sabırsızlıklarım, aceleci hallerim. 

İşte 20’li yaşlarımın en büyük hediyeleri, olmaması gerekeni gösterip olması gerekene beni ileten büyülü zamanlar. 

Bugün o zamanlarımda da beni tanıyan bu güzel insanla buluşmak hem geçmişte bir yolculuk etmek hem de bugünün değerini kavramam açısından çok kıymetliydi. 

Evet nihayetinde her şey ne benim ne de başkalarının ritminde olmuştu. Her şey kendi ritminde oluvermişti ve zaten sanırım en güzeli de buydu. 

(Bu konuşmayı yaparken arkadaşımla, önümüzden bir keçi sürüsü geçti. Şaştım kaldım, şehrin ortasında bir çoban ve keçileri görünce. )