Bir gün telefonu çalar bir insanın ve bütün gününün ruhu değişir ya, dün başıma böyle bir şey geldi sevgili okur. Sesli bir mesaj bırakmıştı bir arkadaşım. Yeni açacağı sergi için çok çalışması gerekirken faranjit olduğunu, üç gündür eve kapandığını bu sebeple de RHEAWORKS’teki tüm yazıları en baştan teker teker okuduğunu söylüyordu heyecanlı sesi. “Oh” diyordu, “o kadar iyi geldi ki okumak, kendime geldim. Hayatımda tanıdığım en ilham verici insanlardan birisin” diyerek devam ediyordu. Böyle bir ses duyunca ben de bir oh çektim. Sonra düşünmeye başladım, ne kadar çok titreşim yayıyoruz etrafımıza, bazen dün olduğu gibi bundan haberdar oluyor seviniyoruz, bazense bilmeden bir çok insanın hayatına dokunuyoruz. İyileşme sadece yoga dersi verirken olmuyor, küçük bir sohbet arasında, bazen de bir yazıda, bazen çizdiğim bir imgede, bazen bir dokunuş ya da sarılmada dahi olabiliyor. Beni iyileştirirken tüm bu medyumlar, beraberinde dokunduğum herkes de iyileşiyor. Ve fark ediyorum ki iyileşme derin bir nefes vermek gibi bir şey. Bir oh çekmek, bir ahhh şimdi anlıyorum demek. 

Sesli mesajlarla arkadaşıma ben de şunu anlatmaya çalıştım, kendi kaosunun ortasındayken o, ben de kendi platomun en ortasındaydım, seslenirken ona şunlar çıkıverdi içimden : Bir zaman önce, kalbimin en derinliklerinde çalkantısız zamanlar için dua etmiştim, bir plato, bir düzlük gibi durağan bir yerdi burası. Derken o zamanlar geldi, uzunca bir süredir o platoda geziniyor, üretiyor, yazıyor, çiziyorum. Etrafımda ise muazzam bir hareket var. İşten çıkan, evlenen, ayrılan, ülke değiştiren, ev değiştiren arkadaşlarımın ortasında ben platomda belli bir ritimde, kendi ritmimde yaşamaya devam ediyorum. Fiziksel dünyamda değişen hiçbir şey yok, bu da beraberinde acaba doğru yerde miyim sorusunu getiriyor? Acaba eksik bir şey mi var? Bu hareketin içerisinde ben nasıl bu kadar hareketsiz ve durağan kalabiliyorum, derken başlıyor zaten dış ritimlerin iç ritimlerin içine bulaşıp insanın kendini sorgulaması. Bu tıpkı, yemek yedikten sonra, e nerde şimdi tatlı, meyve, kahve, çay demek gibi bir şey? İnsan kendi sofrasındakini daha sindirmeden başlıyor ardından kendi zamanında gelişecek olan olayları bugüne doğru çekiştirmeye. Hemen bir müdahale, hemen bir şüphe. İnsanoğlu bir halin içindeyken, peki şu anda gerçekten neler oluyor sorusunu sormaktan ziyade, hemen “peki bu hal ne zaman geçecek”, “bir an evvel geçsin” demeye başlıyor. Peki nereye gitti şimdi tüm bu iç ritim? Arkadaşımla birbirimize yolladığımız sesli mesajların her biri tüm bu soruları sorduruyordu. Devamı şöyle oldu: Bu da bir çeşit tüketim dedim, içinde olunan anı sömürüp hemen ertesinden gelecek olana gözleri dikmek. Ne kadar da içinde olunan anı çöpe atar bir tavır. Ne kadar da beklentili. Yaşam peki böyle yaşanabilir mi? Kaosun içindeki de platonun ortasındaki de acaba içinde bulunduğu halin mucizelerini görebilecek kadar perdesiz bakabiliyor mu hayata? Bu arada platodan kastımı birazcık açmam gerekebilir senin için sevgili okur, bana çok tanıdık bir tanım plato, ama senin için öyle olmayabilir o yüzden minik bir açıklama yapma gereği duydum tam da burada. 

PLATO: Uzun, tırmanışlı bir yoldan, büyük uğraşlardan sonra varılan DÜZLÜK. Burada yaşam derin nefes alıp verme ritminde yaşanıyor. Her şey oldukça yavaş, acelesiz, açık ve aynı zamanda derin. Hızlı ya da fevri kararlar, aksiyonlar yok. Hayat kendi iç ritminde, iç ve dış sesler uyum içinde. İçerisi ve dışarısı geniş ve açık. Gökyüzü mavi, tek bir bulut dahi yok. Çimler yemyeşil. Hayat durağan ve çalkantısız. 

Hayatın beni bir şeyler öğretmek üzere zorladığı bir dönem vardı. Çok çalkantılı, hisler bombardımanı. Bu dönemin bir an evvel geçmesi için kendimi çekiştirdim durdum, nafileydi amakendi ritminde dindi her şey elbette ama ben her gün dua ettim beni platoya çıkarsın diye evrene. 

Ve bugün soruyorum kendime, bu platoyu bu kadar arzulamanın sebebi neydi diye? Cevabı şu oluyor : korkularım, güvensizliklerim, bir an evvel iyileşme arzum, dönüşen benin her gün karşıma çıkardığı hislerle baş edememe. Bugün ise durum pek farklı, birlik ve bütünlüğün, güvenin duruma göre sarsılabilir bir şey olmadığı bilincine vardım. Fırtına da çıksa, sel de deprem de olsa insanın birlik ve bütünlüğü en büyük ışığı, en büyük yardımcısı, güç vereni. Kaynaklar bu kadar güçlü ve bolken bir platonun arzusu yersiz kalmaya başlıyor. Evet bundan belki de dört yıl evvel plato dediğim yer can simidi, nefes alabildiğim tek yerken, bugün zamandan, mekandan ve gelip geçen tecrübelerden bağımsız bir yer var. Burada platolar, şelaleler, büyük keskin falezler, uçurumlar, göller, ırmaklar var ama artık hiçbirine tutunmadan yaşayabilmenin mümkün olduğu bir yer de var. O yeri yavaş yavaş tanıyorum. Bu yeri tanımama tıpkı dün yaptığımız konuşma gibi anların muazzam bir katkısı var. Çünkü evet insan etkileşim kurarak, birbirine ayna olarak, temas ederek büyüyor ve genişliyor. Öğreniyor ve aynı anda ışık oluyor. Yani bir kişinin yaşadığını hissedebilmesi için nefes alıp vermesi, omurgasının dik ve kuyruğunun özgür olması yetebiliyor, artık havaifişekler, ayrılıklar, aşk acıları gerekmiyor. Bunlar baharatı oluyor yaşamın, ama özde çok daha temel şeyler var. Bir hal var, bir oluş var herkes ve her şeyden bağımsız, dokunanla elbette büyüyen gelişen, çeşitlenen, tatlanan, baharatlanan ama temeller hep orada ne olursa olsun. Tatlar, baharatlar gitse de, şu anda gerçekten ne oluyor sorusunun peşinde mucizelerin yaşanabileceğini söylerken arkadaşıma, kendime de muazzam bir hatırlatma oldu yine. Belki benim de RHEAWORKS’ü baştan sona okuma zamanım gelmiştir, hatırlamaktan ibaret zira yaşam gün be gün merak ile.