İnsan doğası gereği sürekli değişim halinde. Fakat yarattığı düzlem, düzen ve değişmezlik üzerine kurulu olduğu için sürekli hayal kırıklığı içinde. Tek bir bakış farklılığı, her şeyin steril ve düzenli olması gerektiği fikrinden, hiçbir şeyin steril ve düzenli olmadığı fikrine taşıyabiliyor insanı. Aslında düzen ve steril olana karşı duyulan özlemin arkasında, tüm bu değişkenliğin içinde bir şeylere tutunabilme ihtiyacı yatıyor. Bazı şeylerin de kendi kontrolünde olmasını istiyor insan. Bu onu güvende hissettiriyor, taa ki bu kontrol hissini kaybedene kadar. Aslında denge de böyle bir şey. Kaybedilmek üzere kuruluyor denge. Ama dengeye gelme çabası içinde tüm kaslarını, tüm reflekslerini kullanıyor insan. Dengesini kaybettiği an ise, bir boşluk ile karşılaşıyor önce. Bu boşluk ile ne yaptığı ise kendi elinde. Paniğe kapılmak bir yöntem, nefes alıp vermeye devam etmek başka bir yöntem, her ikisi de sonunda aynı kapıya çıksa da, yol üstündeki deneyim farklı olabiliyor zira. 

 

Tutunma çabamız içinde körleşiyoruz. Olanı dahi göremez hale geliyor, çırpınıyoruz. Suyun içinde boğulmamak için çırpınırken, çok daha fazla enerji sarf edip aslında bizi hayatta tutacak olan son nefeslerimizi de harcamış bulunuyoruz. Durmak bir seçenekken, kendimizi meşgul edecek, binbir uğraşa sokuyoruz benliklerimizi. Çünkü durmak şu hayattaki en zor şeylerden biri. 

 

Yola çıktığımdan beri, yani 5 Temmuz’dan beri, üç kere ayakta meditasyon yaptım. Bugüne kadar meditasyonlarım hep oturaraktı. Çok iyi hatırlıyorum, bundan yedi sene önce, ilk meditasyon oturuşum sadece iki dakika sürebilmişti. Durmaya asla tahammülüm yoktu, izlemek, gözlemlemek gibi eylemler imkansız şeylerdi. Her sene bu sürenin uzadığını gözlemledim, ben oturdukça zihnim de oturma fikri ile hemhal oluyordu. Oturmak, durmak, bir süre sonra o sancılı şey olmak yerine kendimle buluşmak için bir çeşit liman olmuştu sanki. Eşikler vardı sanki. Mesela on dakika bir eşikti. Yirmi dakika başka bir eşik. Hayatımda ilk defa yirmi dakika, omurga dik bir şekilde bağdaşta oturduğumda öleceğimi zannetmiştim. Zihnim bedenime öyle bir sinyal yolluyordu ki aklım şaşmıştı. Hangisini dinlemeliydi insan o an içinde? Zihnimin alarmından, kalbim bile panik olmuş, daha bir hızlı çarpmaya başlamıştı. Fiziki gerçeklikte ise ölüm imkansızdı. Yirmi dakika hareketsiz oturdu diye kim ölmüştü ki bu hayatta ben ölecektim? En nihayetinde, yaklaşık otuzuncu dakikada, zihin sakinliğe doğru yeniden yol almaya başlıyordu bile, o ölüm korkusunu tetikleyen şey boşluktan başka bir şey değildi. Zihnimi meşgul edecek yönlendirmeler (önce sayı sayma, sonra bedenin farklı noktalarına dikkati yönlendirme) sona erip de boşlukla karşılaşınca aslında panik başlıyordu zihinde. Bu eşiği bir kere atlamaya görsün ama insan, bir sonrakinde karşılaşacağı durumu bildiğinden ötürü kanmıyordu bu sefer zihne. Evet, seneler geçti, bu günlerde oturmak büyük bir genişleme anı gibi, on, yirmi, otuz, bazen kırk dakika oturduktan sonra, kimi günler hiç kalkmama arzusu içinde oluyorum, kimi günler ise içimde açılan ferah mekan beni bir şeyler yaratmaya yönlendiriyor. 

 

Biraz yoldan çıktım yine, tamam geri dönüyorum başladığım yere. 15 dakikalık ayakta meditasyonlar yapmaya başladım. Şu ana kadar sadece üç kere. Birincisinde gözlerimi önce bir ağaca odakladım, ayağımın altında toprak vardı; ikinci dakikada gözlerim kapandı ben de zorlamadım. Yer küre ile gök kubbe arasında durduğumu, ayağımın altındaki zeminin katılığına tırnaklarımı geçirdiğimi, kafamın üstündeki göğe doğru uzadığımı, yeri geldiğinde rüzgarla sallandığımı ve bu iki kat arasında bir araç olduğumu hissettiğim bir deneyimdi. Yerle gök arasında yaşayan bir bedenim vardı. Yere ne kadar kuvvetli basarsam, göğe de o kadar uzayabildiğimi hissettim. İlham vericiydi. Düşünsel olarak bildiğim şeyleri, fiziksel olarak deneyimlediğim zaman ancak bilginin içime kazındığını hissettiğim anlardan bir tanesiydi. 

 

İkinci ayaktaki meditasyonumu deniz kenarında çakıl taşlarının üzerinde yaptım. Ayaklarımın altındaki zemin ilkindeki kadar katı değildi. Durdukça içine gömüldüğüm bir hissi vardı, bir de taşların ayağımın altına batma hissi. Rahatsızlık diz boyu, ama kaldım içinde on beş dakika boyunca. Bu sefer gözlerimi açık tutabildim. Odak noktam üzerinde bir halka olan grimsi bir taştı. Taşın üstüne denizin dalgaları çaptı da çarptı. Kendi içinde minik hareketlenmeler yaşadı, benim taş ile olan mesafem kaldıkça o hareketsizlik içinde git gide değişti, etrafımdaki düzlem de sürekli şekil değiştirirken o değişkenlik içinde hareketsiz kalmaya devam ettim. Sonlara doğru ötemdeki deniz her tarafı kaplamıştı hissen, dalgalar içimden geçiyordu sanki. Bir çeşit arınma, bir çeşit temizlik duygusu ile açtım zaten açık olan gözlerimi çan çalınca. Bana her şeyin ne kadar da çok değiştiğini anımsattı. Kaldıkça, durdukça, hep baktığımız şey farklılaşmaya başlıyordu. Bu durumda, durma hali değişimi gözlemlemek için büyük bir fırsat sunuyordu.

 

Üçüncü deneyimim en zoruydu diyebilirim. Bu sefer evin içinde, klimalı bir ortamda, matım yere seriliydi. İlk defa bu sefer zemin bu kadar steril, bu kadar rahattı. Bakışımı önce dışarıdaki minik meyve ağacına odakladım, fakat o kadar çok rüzgar vardı ki, odağım sürekli şaştı, aldım odağı oradan, bu sefer koydum pencerenin üstündeki ışığa. Işığın yarattığı iki gölgeden bir tanesinin tepesine aslında. Burada da ışığın dansıyla geçti bir on beş dakika. Zihnim çok aktifti, koyuldum izlemeye her bir hareketi ben de peşi sıra. 

 

Bu meditasyonu yapmamın sebebi aslında elementsel olarak su ve hava ile akan, bazen de ateşle coşan yapıma ilaç gibi gelen toprağı biraz daha davet edebilmek hayatıma. İnsanın içindeki elementlerin dengesi tüm dış gerçekliğine yansıyor çünkü. Dünya ile, toprak ile daha samimi, daha sağlıklı bir ilişki kurabilmek niyetim bir süredir. Ben niyetimi hatırladıkça, ona doğru adımlar attıkça yaşamın da bana o elemente dair olasılıklar sunduğunu gözlemlediğim bir dönemden geçiyorum. Yani bakışımda hiçbir şeyi değişmezken, her şeyin değişmesini talep etme tutumumu bırakıyorum. Her şeyin değiştiği, hiçbir şeyin lineer ya da steril bir biçimde akmadığı gerçeğini tüm benliğim ile kucakladığım sürece, değişim karşısındaki tavrım da değişiyor. 

 

Zaman akıyor. Biz bir evin içerisinde iki kişi, hem kendimizi, hem birbirimizi yeniden ve hep yeniden tanıyoruz. İnsanın anlama çabası hiç bitecek gibi görünmüyor. Bu çabanın kendisi ise tüm yaratımın temelini oluşturuyor. Beni bu yazıyı yazmaya oturtan iç sesi selamlıyor, anladığım kadarıyla anlatabilmeye niyetli bir halde kitabımı çevirmeye dönüyorum.