18 Mart’tan bugüne neler değişti? Aslında bu soruyu kendime sormamın sebebi bu pazar günü Zeyneb Uras ile yapacağımız hocalar toplantısının konusu olması. Ne hissediyorum, bunu zihnimde çokça yazıp çizmeme rağmen kağıda hiç dökmemiştim, gerçekten bugün burada ne hissediyordum, bir kere daha sordum kendime. Stüdyoda ders vermeye başladığım günden bu yana pratiğimde ya da derslerimde neler değişti? İşte bu akşam bu sorulara yanıt aramak üzere oturdum masa başına, koyuldum yazmaya. 

18 Mart saat 13:30’da 14:30’daki dersim için çoktaaaan stüdyodaydım. Alev “aa hayrola Hüsne, ne kadar erkencisin” dedi, “evde içim içime sığmadı bari burada bekleyeyim dedim”, diye yanıtladım Alev’in sorusunu. Aslına bakacak olursak tıpkı seyahatlere, yeni yerler görmeye çıkmadan önce hissettiğim duygunun aynısı ile karşı karşıyaydım. Ev yerine uçuş saatine kadar havalimanında vakit geçirmeyi tercih edenlerdenim. Sebebi geçişler; çat diye evden çıkıp pat diye kendimi bir uçakta bulmak fazla hızlı geliyor. Balık yavaşlığımla ilk dersime de yürüyerek salına salına gittim, o kadar ağırdan almama rağmen dersimden bir saat önce stüdyodaydım. Kalbim pıt pıt. Kimler gelecek, nasıl bir ders olacak, burası neresi? Burası beş senedir öğrencilik ettiğim stüdyom, nasıl yani matımı serip hocamın gelmesini beklemeyecek miyim? Hayır hoca sensin Hüsne hadi bakalım, an be an o hoca matına yaklaşmaca. Günün bu saatinde kim gelir ki dersime derken, pıtır pıtır öğrenciler düşmeye başladı, “staj dersine geldim” dedikçe onlar benim kalp çarpıntı katsayım git gide arttı. Bir, iki, üç tamam herhalde daha fazla kimse gelmez derken, altı, yedi, sekiz oldu ve orda durdu. Kapı kapandı, oturduk hep beraber meditasyon oturuşuna, sesim bir titrek bir titrek ki sorma. İlk on dakika nefeslerime mi, titreyen sesime mi, yoksa verdiğim derse mi odaklanayım bilemediğim bir on dakika. Ardından geldi meditasyon bana da, sesim de nefesim de girince ritme, o kutu dediğim odanın içerisinde her birimiz bir yolculuğa çıkıvermiştik bile. Hep tekil hem çoğul bir halde. 

Kimse ile göz göze gelmiyorum. Sanki onların meditasyonlarını bozacakmışım gibi geliyor, drişti diyorum, odak diyorum, ilerdeki hareketsiz nokta diyorum nafile, bakışların hepsi üzerimde. Her bir öğrenci benimle bir bağ kurmak ister gibi, kendisiyle bağ kurmadan evvel. Sesim, asanaları tarif edişim, onları hislerine yönlendirişim yeterli değil bu noktada. Derken ikinci dersime Şeyma geldi, mentorüm. Dersimi gözlemlemek üzere oturdu kapıya en yakın köşeye. Eyvah, bir çift göz daha, bu sefer sınıfta sekiz değil tam on beş öğrenci. Kalp güm güm. Şeyma bir köşede, ben sınıfın her bir köşesinde, gözlerim hala kendi driştimde, arada bir de Şeyma’da. Şeyma’nın varlığı arada bir beni heyecanlandırıyor sesim titremeye başlıyor, arada bir sanki yokmuş gibi. Ve bir dersin daha geldik sonuna. Öğrencileri uğurladıktan sonra, biz Şeyma ile tekrar girdik sınıfa, bu sefer baş başa konuşmaya. Bahsettiği beş önemli nokta vardı kulağımda çınlayan. Birincisi öğrenciler ile göz göze gelmeyişim, birebir isimleriyle hitap ederek temas kurmayışım, ve ateşsizliğim. Ses tonumun meditatif ama tek düze hali, ve elbette bir de dersi bir saate dengeli bir şekilde yayamayışım. Aman allah, tabakta bakılacak ne de çok şey varmış. Evimde ya da müzede verdiğim hiçbir derste üzerine düşünmediğim bir çok nokta çat demişler pür-ü pak, çok net bir şekilde görünür oluvermişlerdi gözüme. Evet dedim Şeyma, bahsettiğin hiçbir şey aslında yabancı bilgiler değil, sadece ben benliğimin içine, olduğum hale, o konforlarıma öyle bir yerleşmişim ki, ne bir ihtiyaç ne de bir gereklilik gibi görünmüş tüm bu noktalar benim gözüme. 

Şu noktada hep öğrencilik ettiğim stüdyomun, stajer de olsam bir hocası olarak birden her şey çok ciddileşiverdi. Tamı tamına 60 dakika içerisinde dersime tüm derse yayılacak ve hatta hayata dahi karışacak bir konuşma/ tema ile başlamak, sadece 60 dakika sürecek olan bu dersi dengeli bir şekilde kurgulamak, aynı anda öğrenciler ile göz göze gelerek ve onlara hitab ederek temas kurmak, ve sesimi pozların zorluk, kolaylık derecelerine göre yükselip alçaltmak. Aman allah, bütün bunların hepsini nasıl yapacağım derken, Cuma günkü dersin heyecanı Pazartesi gününden düşmeye başladı bile içime. Acaba öğrencilerimin o pratikten hangi bilgi, hangi his ya da hangi deneyim ile ayrılmalarını istiyorum? Acaba yabancı öğrencilerimin de dersin içine dahil olabilmesi için İngilizce-Türkçe dengesini nasıl kurmam gerekiyor gibi sorularla beraber yolculuk her hafta daha da derinleşmeye başlarken geçen hafta çok özel bir şey oldu. 

David (Cornwell) ile karşılaştım Cihangir Yoga’nın kapısının önünde. “Nasıl gidiyor Hüsne” dedi, “çok iyiyim David” dedim, “ders vermek için geldim”. “Nasıl gidiyor tecrüben?” dedi, şu an için iyi gidiyor ama benim müzede yaptığım işe daha da gönülden bağlanmama sebep oldu dedim. Oradaki pratiğimin de buradakinden farklı olmadığını fark ettim dedim. Bir yandan da sorguladım acaba stüdyoda ders vermek bana uygun bir şey mi? Zaten zamanlı bir işte çalışırken bir zaman diliminin içinde daha olmak bana iyi geliyor mu? Yoksa daha küçük ve özel gruplarla çalışmak, onların gelişimlerini gözlemlerken, kişisel paylaşımlarda da bulunabilmek mi bana daha iyi geliyor?Zaman kısıtlaması olmadan, o gün neye ihtiyacımız varsa onunla hemhal olmak mı bana iyi geliyor? Derken David Hüsne en iyisi ben seni bir gün müzede ziyaret edeyim daha uzun ve rahat konuşuruz dedi, ne sevinirim bilemezsin dedim ve böylece ayrıldık. Derse 5 dakika var. İlk dersteki Hüsne nerde, on ikinci dersteki Hüsne nerde? Derse beş dakika var diyorum ey okur duyuyor musun? Atladım asansöre ışınladım stüdyodaki dersime. Ve inanılır gibi değil, dersimde yine on beş kişi var, biri Kanadalı, ikisi Fransız olmak üzere. Köklerimizden bahsettim Reysi’nin sergisinden aldığım ilhamla, organik hallerimizden, güçlü köklerin üzerine inşa ettiğimiz her şeyin derinleşmeye açık olduğundan, köklerin sadece ayak tabanlarında değil, pozdan poza değişen noktalarımızda olduğundan, bazen ellerimiz, bazen oturma kemiklerimiz, bazen sakrum, bazense sırtımızda olduğundan bahsettiğim, kahkaha attığım, sağı solu karıştırıp öğrencilerime hatırlatmalarını rica ettiğim, bazılarının yanına gidip alçak bir ses tonuyla düzeltmelerde bulunduğum, zor denge pozlarında sesimi yükselttiğim, ve bittiğindeyse ah ne güzel ders oldu oh be dediğim bir ders oldu. 

Hafta 12. Aslında bu dersi bu kadar ben ve bu kadar organik kılan David ile paylaştığım minik gibi görünen ama kocaman bilgi. Hiçbir şeyi olması gerektiği için yapmadığımı hatırlayıp, bu yolculuğun keyfini sürmeye başladığım an, sonunu düşünmeden, sadece orada o bir saat diliminde ben olabilmek. 

Buraya gelebilmek için ama önce kendi zihnimde, kendi bedenimle, meli-malılar ile giriştiğim savaşın ardından, aslında yaptığım pratiğin bu verdiğim savaş ile ne kadar tezat ne kadar uyuşmaz olduğunu fark ettiğim anda, derste göz göze gelmek, 60 dakikaya dengeli yayılabilmek, öğrencilerime isimleriyle hitab edebilmek, sesimi alçaltıp yükseltmek, temayı tüm derse yayabilmek artık bir test olmaktan çıkıp tüm benliğimle, bugün ne kadarsam o kadarı kabul ettiğim noktada muazzam bir ahenkle, düşünmeden, taşınmadan, kontrol ya da takip etmeden oluvermişti. 

Peki bu büyülü kapı gerçekten de içimde dolaşan cümlelerin dışarı çıkıvermesi, döküldüğüm kişinin de çok sevdiğim bir hocam olmasından mı ileri gelmekteydi? Yoksa her şeyi bıraktığım anda bağım daha da mı derinleşmişti ? Çerçeveleri, olması gerekenleri, stüdyoda ders vermeye devam edip etmeyeceğimi, bana iyi gelip gelmediğini, bu zaman dilimlerinin içinde olmanın beni zorlayıp zorlamadığını düşünmeyi, bir yana bırakınca mı aslında olan olmuştu. 

Yolculuğun yarısı beni bu noktaya getirdiyse, ikinci yarısı için gerçekten heyecan duyuyorum. Evet sanırım dersler daha yeni başlıyor. Her bir Cuma’yı birbirini takip eden Cuma’lar olarak değil de, eşsiz birer Cuma olarak görmeye başladığım an itibariyle mucizeli bir tecrübeye dönüşüyor hocalık. Yani bire dönmek gibi. 1’den 10’a zıplayıveriyor insan bazen benim gibi, işte o zaman 2-3-4-5-6-7-8-9’u hatırlamak gerekiyor. 

Hep yeniden başlayan, başı sonu olmayan yaşamlarımızda mucizeli günler bizi bekliyor dostlar. Yeter ki birde kalalım. 10’a da gideceksek ikiyi, üçü, dördü, beşi, altıyı, yediyi, sekizi, dokuzu, unutmayalım.

Hadi gelin bu cuma 14:30’da buluşalım. Söz orda olacağım, bir on dört hafta daha!