Bir maden bulup onu işlemeye başladığı zaman insan, hayat da bir başka akmaya başlıyor. Yirmili yaşlar madeni oluşturmakla geçiyor sanki. Otuzlara gelince ise insan, bakmak istiyor birikenlere, ayıklamak istiyor ihtiyacı olmayan şeyleri, tutmak ve büyütmek istiyor başka şeyleri de. Otuzlar başlasa da bir süre bilemiyor insan, madenin de madencinin de kendisi olduğunu. Bir an geliveriyor ama, madeninin parıltısı gözüne birden görünüveriyor. Bunu tek bir sefer görmesi bile, yaşamın bir daha eskisi gibi olmayacağının ipuçlarını taşıyor. İnsanın madenini, hazinesini bir kere bile görmesi, tüm yaşamının dönüşmesine sebep oluyor. Görmek ilk adım. Bu adım atıldıysa, en önemli görev işte o an itibariyle başlıyor. İnsanın bu hayattaki en önemli görevi: hazinesine saygı duyması, ona sahip çıkması, onu her daim parlatması ve ondan hiçbir koşulda vazgeçmemesi. 

 

Taş arıyordum sahilde tüm bunları aklıma yazarken. “Ne arıyorsun?” diye sordu yaşlı adam. “Önemli bir şey değil” dedim “Üzerinde halkalar olan taşlar arıyorum.”

“Madenci zannettim seni” dedi bunun üstüne “O kadar dikkatli bakıyordun ki!” Ah dedim içimden. Ah içim ah dışım. Ah kalbimin dünyayla hizası. Gülümsedim amcaya, devam ettim taşlarla olan muhabbetime. Bakışlar hazinemde. Maden de benim madenci de.