Korku.

Ne büyük varsayımları saklıyor içinde. Kendi küçük, kapsadıkları çok büyük olan bu kelime ile dün bir arkadaşımla sohbet ederken karşılaştım. Bazen öyle bir geliveriyordu ki cümleler, iki kişi baş başa vermiş sohbet ederken, hayatımızın en kilit meselelerine dalıvermiş buluyorduk kendimizi. Aslında çok da ayak üstüydü. Ama bir anda o an bizi içine alıverdi ve konuşmaya başladık bugünümüzden. 

Korkularımızla nasıl başa çıkıyorduk, tüm konuşma aslında buradan doğmustu. Ben son zamanlarda fark ettiğim bir zihin oyunundan bahsediyordum. Sonra birden konu ilişkilere geliverdi ve arkadaşım bir anda hayatında hiç ilişki yaşamadığından bahsetti. Bu bir hafta icerisinde hiç ilişki yaşamamış olduğunu bana anlatan ikinci arkadasım idi. Neden diye sordum.

Korkuyorum.

Dedi.

Peki neyden/neden korkuyorsun?

Reddedilmekten.

Dedi.

Bir anda bambaşka bir katmana gelivermişti konuşmamız. 

Günümüzde sevgi, güven, teslimiyet ne kadar dilimizde, kalemimizde, çizgimizdeyse acaba aynı derecede kalbimizde var mı diye bir dönüp bakmalı azizim. İçinde yaşadığımız çağda gerçekten de herkesin kendi köşesine çekilmiş olduğu yerden konustugunu hissediyorum. Kaçımız temasta bulunuyor, kacımız cıplaklıkla hislerini dile getiriyor, kacımız pasif bir halde o kisinin kendine gelmesini bekliyor, kacımız kendini alıp sevdiğinin yanına gidiyor, kacımız bu saydıgım durumların farkında emin degilim ama benim gozume fena çarpmakta.

Sustukca.

Durdukça.

Daha da bir çarpar oldu zira. 

Korkuların çok derinlerde bir yerde saklı olan başka hislerin birer kamuflajı olarak karsımıza cıktıklarını hissetmeden edemiyor insan. "Korkuyorum" kelimesinin arkasına saklanmış, onu da bir konfor alanı haline getirmiş hayatlar yasıyoruz. Ben mesela bir ay once bir tanesini aldım karsıma konustum. Tamam dedim pes ediyorum. Seni artık görecegim, sana artık kulak vereceğim, ne istiyorsun benden soyle onu yapacagım, senin içinden gecmeye kararlıyım.

Bana dur dedi.

Sus. 

Az yap.

Az ye.

Çok ol.

Az para harca.

Cok içerde kal.

Az çık.

Çok yaz.

Saklanma artık arkama. Yaz ne varsa yazacagın. Bas ne varsa basacagın.

İfade et açık kalplilikle neyse için dışın.

dedi.

Böylece oturmak, sevgili korkuyu anlamak için birazcık çaba sarf etmek. Otelemeden, berilemeden eğilmek ve harekete geçmek ne büyük bir sınavdı bilemezsin sevgili okur.

Ama nihayetinde bu hafta içi yaptığım bu iki farklı sohbet. Yasanamayan ilişkiler. Korku arkasında kamufle dolasan bedenler olarak hiçbir yere varamayacağımızı bir kere daha anlamıs, yöntemlerimi paylasmıs bu iki arkadasımı da harekete davet etmistim.

Davetten baska sunacak baska pek bir sey yoktu.

Ne kendime, ne baskalarına.

Nihayetinde nasıl ki bir güle hadi aç deyince açmıyorsa biricik benliklerimiz de hadi ol deyince olamıyor. Adım adım. Gözlem halini bırakmadan, kendi elini tutup yürüyebilir ancak insan korku tünellerinin arasından. Tamam dediğin an nasıl da yolun ışıkla doluyor bilemezsin sevgili okur. Ah bir teslim oldum deyip kollarını kaldırsan. Ah bir bakıyorum desen. Ah.

Kendi zamanında.

Teslim olman dilegimle.

(fotoğraftaki güller, hayatımda tanıdıgım en cesur ruhlardan bir tanesi mert'ten geldi. mert'e de ingiliz güllerine de selam olsun.)