Paris çalışmak için oturmuştum aslında bu akşam masa başına, ama bir arkadaşımın “bu akşam dolunay var; var mı bir önerin, çok büyük tabak gibi parlıyor, nasıl bir seremoni yapmalı?”  diye sormasının üstüne, kendimi rheaworks’ün sayfalarında gezerken buldum. Ve 19 temmuz dolunayında yaptığım minik seremoninin detaylarını vermeden önce yazdıklarımı bu ekim ayının 15’inde okurken bir de. 

(seremoni ve yazı şurada: http://www.rheaworks.com/a-la-luna/)

Ne kadar zaman oldu dedim. Yazı yazmayalı. Deftere yazdığım anlık yazılardan bahsetmiyorum. Onlar bir anda gelip defterlerimin (bir yıl içerisinde yaklaşık 10 defter bitti) içine dökülüyorlar. Buradakiler ise, onların bir sentezi, bir toplamı, bir toparlaması. Ne oldu ne bitti, küçük bir hesaplaşması. 

Evet bu dolunay gününde, günüme Leyla’nın (yedi yaşındaki yaşı küçük kalbi büyük yeğenimin) bana sarılıp “ teyze, sevgi ne kadar güzel şey değil mi?” demesiyle başladı. Kalbim eridi, Leyla’yı uğurladım, ve hemen arkasından Saime Hanım geldi. Büyük temizlik günü demek yani. Tek başıma yaşamaya başladığım günden beri evimi hep ben temizliyorum, ama arada bir şöyle büyük bir temizlik gerekiyor, pencereleri, panjurları, koltukların arkasını, yatakların altını, fazlalıkları temizlemek için.

Şansıma bu büyük temizlik günü de dolunaya denk geldi. Vallahi, özel bir çaba değildi. Kendiliğinden oluverdi. Kendiliğinden oluveren onca şey gibi. Nefes alıp vermek gibi, bir koca gün vedalaşmalarla geçti. Yazlıklar gitti, kışlıklar geldi. Fotoğraflar silindi. Buzdolabının içi temizlendi.

Ve oluverdi gece.

Oturdum, başladım Paris’i hayal etmeye.

Henüz ilk günümüzün planını yapmışken, ikinciye geçemeden boş bir sayfa açtım. Şu sıralar ne gibi deneyimlerden, ne gibi oluş ve hissedişlerden geçiyorum dökmek istedim. 

Neler oldu neler?

Cihangir Yoga’daki derslerim bitti. 

Müzede yönetici oldum (ünvanlar ile hiçbir zaman bir ilgim olmadı, her yeni duruma acaba bu deneyim bana neler öğretecek gözüyle baktığım için, merak içindeyim: bu yeni katmanda neler çıkacak karşıma? hangi renklerim, hangi seslerim, hangi ifade biçimlerim?).

Kasım sonunda hayatımızda ilk defa kendi düzenlediğimiz bir inzivayı gerçekleştiriyoruz canım arkadaşım Abhaya ile. Kayıtlar hakkında her geçen gün yeni bir haber alıyoruz, heyecan dorukta.

Kişi sayısı her gün artarken, yaşam ne kadar mucizeli, beş yıl evvel böyle bir günün geleceğini hayal edebilir miydim bilmiyorum ! 

Ve evet, bu bahsettiğim gelişmelerin her biri, beraberinde yepyeni hisleri, düşünüşleri ve fark edişleri getiriyor. Her gün adım adım, ben’e yakınlaşmam, onunla bir ve bütün olmam için çeşitli sınavlardan geçiyorum. Yoğun zamanlar, çok da öğretici, çokça öğretili zamanlar.

Müthiş bir fark ediş anı var bu Ekim ayının ilk on beş gününde.

İç ve dış seslerin bir olması ile ilişkili. Patikayı hatırlattı çok sevdiğim başka bir arkadaşım.

Çocukluğumda çok önemli bir yeri var patikaların. Uzun yürüyüşler hatırlıyorum annem ve ablamla çıktığım. Ben yaklaşık 8, ablam 12 annem de 32 yaşlarında. Yürüyoruz, ben hep arkadayım, çünkü çiçek, böcek, yaprak, karınca yuvası, örümcek ağı, yaban meyveleri, kuş sesleri, yolumun üstünde ne varsa hepsi ile müthiş derecede ilgilendiğim için yavaş yürüyorum. Zaman zaman duygulanıyorum, doğanın zerafeti karşısında gözlerim doluyor. Tam o sırada “hadi Hüsne! yine arkada kaldın, biraz daha hızlı yürü!” diyen bir ses duyuyorum, ya annemden ya da ablamdan yükseliyor ses, ya da her ikisinden. Hızlanmaya çalışıyorum, hiçbir zaman yetişemiyorum onların ritimlerine, sürükleniyorum, sürünüyorum. Gel zaman git zaman, ne zaman yetişkin oldum, bu zamanların, yani kendi ritmimin, ne kadar önemli olduğunu anladım. Buna saygı duyulması konusunda müthiş hassaslaştım. Zaman geçti, ben büyüdüm ve iyice dinler oldum bu iç ses ve ritimleri. Buraya kadar her şey çok güzel. Çekiştirilme, uyanma, çekiştirilmeme, AMA, içimde kendi ritim süreçlerimi yaşarken dışarıyı bundan habersiz bıraktığımı fark ettim çok yakın zamanda yaşadığım bir karşılaşmanın sonucunda.

Anladım ki içimdeki ritimden sadece benim haberim var, dışarıda ifade bulmadığı için o ritme müdahale edildiği anda şöyle bir tepki veriyormuşum: 

    Eğer bu kişi benim için çok değerliyse (ki zaten şu noktada göz göze geldiğim herkes çok değerli; fakat ailem, hocalarım, çok yakın arkadaşlarım gibi çok fazla değer verdiğim kişilere aşağıdaki tepkiyi vermem çok çok daha muhtemel), önerdiği şey beni sıkıştırsa, rahatsız etse dahi, onu kırmamak, hayal kırıklığına uğratmamak, şaşırtmamak, üzmemek için kendimi bir yana bırakıp karşımdaki kişinin vereceğini var saydığım tepkisine göre hareket ediyormuşum. Hatta ediyordum desem daha doğru olur çünkü bu dolunay ile beraber bu davranışımı bırakıyorum. Bu akşam yapacağım seremoniyi buna adıyorum. Bu bırakışın yerini cesaretle doldurmak istiyorum. Yani ne olursa olsun, karşımdaki kişiyi zamanında his ve düşüncelerimden haberdar etmek ve dolayısıyla da hislerimle çelişen ya da beni rahatsız eden bir öneri sunduğunda dürüstçe ve gönül ferahlığıyla HAYIR, TEŞEKKÜRLER, İLGİLENMİYORUM, İSTEMİYORUM, YAPMAYACAĞIM, diyebilme; ben’i unutmadan, benden vazgeçmeden iç seslerimi dış dünyamda da titretebilme; istemediğim bir şey karşısında, İSTERMİŞ gibi yapmama; karşımdaki kişiyi kırar mıyım sorgulamasına DÜŞMEDEN, öz, eşsiz ve tekil benliğimi İFADE EDEBİLME cesaretini DAVET EDİYORUM şu biricik yaşamıma. Bundan sonraki zamanlarımı, açıklık, şeffaflık ve öz benliğimin kendini özgürce ifade edebilmesine adıyorum. 

Dolunay tam karşımda parlıyor. İç seslerim ile dış hallerimin çeliştiği tüm davranış kalıplarıma veda ediyorum. Biliyorum ki bu beraberinde birçok sınav getirecek. Bıraktığım şey, onu gerçekten bırakıp bırakmadığımı sınamak için bir çok deneyimden geçirecek beni hiç şüphem yok. Bundan iki sene önce şöyle bir dua etmiştim:

YÜCE EVREN, SONSUZ KAİNAT BANAGERÇEĞİ GÖRME CESARETİNİ GÖSTER.

Dua öyle bir salladı ki yaşamımı, gerçeklikten uzaklaştığım, hakikati pembe paketlere, süslere sarıp, raflara kaldırdığım zamanların her biri tıpkı bir bumerang gibi geldi dikildi karşıma.

Evet azizim kaçış yoktu gerçeklikten. Bunu yaşam, bu muazzam evren bana bir süredir öğretiyor. Son yaşadığım deneyim, raftaki her şeyi önüme dökecek kadar büyük bir deneyimdi. Çok zordu, beni çok üzdü ama içime de müthiş bir bilgi düşürdü. 

Yaşam bundan sonra pek farklı olacak hissedebiliyorum. Tıpkı o duadan sonra yaşamımın çok farklı bir yönde akması gibi, bu sefer de yaşamın suyu beni bambaşka yerlere akıtacak, akıtıyor hissetmenin de ötesinde yaşıyorum.

Bu yoğun deneyimi, bu gece dolunayın ışığı kutsuyor, kutluyor ve beni aydınlatıyor. 

Her bir karanlığım, ışık tuttuğum an müthiş bir aydınlanmaya dönüşüyor. 

Tıpkı yukardaki fotoğraf gibi, karanlığımın içinden doğuyorum. 

Bu gece ay ışığında yıkanıyorum. Ve bu yazıyı okuyan herkese karanlıklarını görme cesaretini diliyorum.