Bazı günler dünyanın, evrenin, geçmişin, geleceğin hepsinin hüznünü taşıyormuş gibi hissediyorum. Bugün de o günlerden sadece bir tanesi. Çocukluğumdan beri var bu hal. Derin bir hüzün hali. Bugünün dolunayı, bu hüznü çok farklı katmanlarda bütün hafta boyunca çıkardı içimden. Anlamaya çalışıyorum, ama tanımlama çabamı çok uzun süredir bırakmış bir haldeyim. Bazı haller tanımsız, bazı hallerim tanımsız. Sadece oluveriyorlar. Geldikleri zaman izin vermekten başka bir çare kalmıyor. Sadece tutunmamak, yapabileceğim. Gelip geçmesine izin verdiğim sürece tüm hallerin kendi ritminde hareket ettiğini fark ediyorum. Kendime hüzünlü olma şansını vermek de büyük bir özgürlük. İnsanın bazen kendine yaptığı acımasızlığı kimse ona yapmıyor. Özellikle de iç sesler ve hisler söz konusu olduğunda. Hadiliyorsa eğer içerden birisi, hayır arkadaşım şu an böyle izin ver de bunu yaşayayım deyivermeye başlıyor insan. İçinde kim var? sorusu yükseliyor böyle zamanlarda, kimler konuşuyor içinde, tüm bunların ötesinde konuşan gerçekliğin peki ne? diye devam ediyor sorular. Bir zaman önceydi hatırlıyorum. Müzede, çok hüzünlü olduğum bir gün, birden fazla arkadaşım “bir sorun var sende Hüsne, neden bugün böylesin? İyi misin, bir garipsin.” dedikleri bir gündü. Beni her gün gören bütün bu güzel insanlar bile benden hep bir çeşit ben olmamı beklemiş, öyle olmadığım zaman da büyük bir hayal kırıklığına uğramışlardı. Aslında kendi yapamadığımız şeyleri bazen başka insanlardan bekleme eğlimimiz var. Bir çeşit idealize etme, bir çeşit ben yapamıyorum ama ondan yapmasını ve her koşulda bunu yapabilmesini bekliyorum diyen bir yanımız var. Biliyorum. Tanıyorum burayı. Ve bir gün yemekhanenin ortasında, koridorda, sergi alanında, ofisimde, bahçede her yerde tutamadığım göz yaşlarımı da çok iyi hatırlıyorum. İşte o gün bir milattı sanırım. Bugün bu durumun ortadan kalktığını ben ben olma halimi her yerde deneyimleyebildiğim sürece özgürleştiğimi hissediyorum.

Peki bu hep bir şekilde olma arzusu, beklentisi kaynağını nereden alıyor? Her ay, ay bile çeşitli hallerden geçer, tüm okyanusları yerinden oyanatırken, çoğunluğu sudan oluşan bedenlerimizde oluşan değişimleri nasıl göz ardı edebiliriz? Bedenlerimiz sabahtan akşama değişirken, zihinlerimizin, duygu durumlarımızın sonsuza dek aynı kalmasını nasıl talep edebiliriz? Nasıl böyle bir ilüzyona kapılabiliriz bilemedim.

Ve evet bugün bu hüzün hali beni bu yazıyı yazmaya, içimden kelimelerin dökülüvermesine aracı oldu. Tüm bu durumların büyük birer ifade aracı olduğunu hissediyorum çok derinliklerimde. Her türlü halin, duygusal, fiziksel durumun birer eşik olduğunu, farklı katmanlardaki deneyimlere açılabilmemiz için müthiş bir kapı olarak bizlere sonsuz olanaklar sağladığını düşünüyorum.

Olma halinden vazgeçmemek, bir manada kendimizden de vazgeçmemek anlamına geliyor. Her halinde kendi elimizden tutup o kapıdan geçmek, yürümek ve büyümek gerekiyor.

Son zamanlarda okuduğum en anlamlı metinlerden bir tanesini de bu vesileyle paylaşmak istiyorum:

Within the body exists Mount Meru, the seven continents, lakes, oceans, mountains, plains, and the protectors of these plains.

In it also dwells the seers, the sages, all the stars and planets, the sacred river crossings and pilgrimage centers, and the deities of these centers.

In it whirl the sun and the moon, which are the causes of creation and annihilation. Likewise, it contains ether, air, fire, water and earth.

All beings embodied in the three worlds, which are connected to Mount Meru, exists in the body together with all their activities.

He who knows all this is a yogin. There is no doubt about this.

*Shiva-Samhita (2.1-5), a 17th century Hatha Yoga manual composed under the influence of Tantra.

Her halin, her halden de öte tüm evrenin içimde olduğunun, yaşamın tüm coşku ve hüznünün de bu koca evrenle içimde yankı bulduğunun kabülüyle dolunayı kendimle beraber kucaklıyorum.