Yazı dediğin şey uçuş uçuş geliveriyor bazen en olmadık yerlerde. Bazen tam yokuşu çıkarken, bazen de banyo yaparken. Bugün banyoda geldi. Islak saçla yine oturdum masa başına. Başlıyorum yazmaya. 

Size de oluyor mu hiç? Kimi zaman bir cümle ya da iki kelime çat diyor geliveriyor zihnime. Kendi kendine tekrar ediyor. Bugün gelenler : “hediyesi bol zamanlar”.  Oluverdi işte yazının başlığı. Ben düşünmedim, kendi geldi kondu. 

Hediyesi bol zamanlar, bu günler. Temas kurduğum, dokunduğum ruhlar şöyle cümleler kurarlarken nasıl hediyesiz olsunlar ki:

“Sen gerçek bir kozmik annesin. Ruhuma ilaçsın. Sihirsin, sihirli bir şeysin. Sanki her an kutlama seninle, her an şükretme, her an sevme. İçimdeki en eşsiz güzelliklere ayna, en derin korkulara şefkat, en korkunç düşüşlere yastıksın. Beni çileden çıkaran sorulara cevapsın. Bildim sandıklarıma da zihni sinir sorularsın. Varlığına ve sevgine şükrediyorum canım arkadaşım.”

Demişti Zeynep dün gece. Her bir cümlesi aldı beni benden, her bir cümle tek başına bir kitap olabilecek kadar yoğun ve anlamlı. “Sihirli bir şeysin” dedi Zeynep. “You are a cosmic mom” dedi Chris. “Tılsımlı ellerin var” dedi Oya. “Seni parçalara bölelim dağıtalım her köşede senden olsun bir tane” dedi Aslı. Etrafımda insanlar bu cümleleri kurarken durup düşünmeden edemiyor insan: ne şans bütün bu duyguları hissettiriyor isem tüm bu insanlara ve hatırlatabiliyorsam eğer değerlerini, ışıklarını ve güzelliklerini kendilerine. 

Elbette önce insanın kendi değerini, iç kıymetlerini, eşsizliğini fark etmesi gerekiyor çevresindeki her bir kişi için de bunu hissedebilmesi için. O noktada, ne kimsenin acısı ne de kimsenin mutluluğu bir diğerinden az ya da çok değerli oluyor. Hepsi eşsiz. Her bir adım, her bir gelişme, her bir olma hali. 

Ve bugün bu yolda sevgili hocam Zeyneb Uras bir kere daha hatırlattı bana. Zihnin sanki bu beden ve ruhtan farklı, öcü ya da kötü bir şeymiş gibi değerlendirilmesine katılmadığını, aslında bu kutsal üçlemenin çok değerli bir parçası olan zihnimize ne zaman kulak verip ne zaman da vermememiz gerektiğini öğrenmemiz gerektiğini söyledi. Zihnin her dediğine mutlak bir doğruymuşçasına sarılıyorsak eğer işte orada bir durup bir dakika demek gerekiyor. İzlemek, hakikati görmek, dinlemek ve bazen de dönüştürmek gerekiyor. Bütün bunların başında ise hassasiyet geliyor, bir kere farkındalık yerleşti mi insanın içine o noktada hiçbir şey mutlak doğru olmamaya başlıyor. Gelip geçerken zihinden cümleler hangisine tutunup hangisine kulak vereceğini en iyi kişinin kendisi biliyor. Her dediği doğru olmayabildiğinden, farkındalığı elden bırakmamak gerekiyor. Ve her şeyden çok da karşılaştırmamak gerekiyor, insanın kendisini kendi farklı zamanlarıyla, farklı insanlarla, farklı durumlarla karşılaştırmaması. Geçmiş ve geleceğin gürültüsü içinde şu anda gerçekten ne oluyor sorusu hep getiriyor bizi şu ana, bu saniyeye, bu dakikaya. Burada olan burada oluyor. Ve işte o zaman da yoga yapılan bir şey değil, olunan bir durum oluveriyor. 

Bugünkü ders öncesi Yoga Journal’da çok güzel bir yazı okudum. Yazıda bu olma halinin, sadece mat üzerinde değil, hayatın her anını kapsadığında aslında mucizeli olmaya başladığından bahsediyordu.  

Şöyle diyor Sally Kempton:

“Like all the very greatest teachings, it sounds simple and it is. When you do your work as an offering, it can take you beyond worrying about success or failure. Whatever you are doing whether it is “important” or “unimportant”, you can offer it. And by offering your work, your practice, and even your small everyday actions like making the bed or washing the dishes, you align yourself with the universe, and your work becomes yoga- the natural path to union with the whole”. 

Yazının başına dönecek olursak, kelimeler uçuş uçuş geliyor da olsa, unutmaktan, kaybetmekten, korkmadan yürürken sadece yürümeyi, banyo yaparken de sadece banyo yapmayı tecrübe edebilmeyi öğreniyor olmak da hediyenin en büyüklerinden işte. Sadece olma hali, her şeyi olanaklı kılmaya başlıyor. Hiçbir şey uçmuyor, hiçbir şey kaçmıyor. Her şey olması gerektiği yerde, olması gereken zamanda yanıbaşında bitiveriyor. 

Ve hayatı Sally Kempton’ın dediği gibi bir "offering" yani "sunak/adak" olarak yaşadığın anda hediyeler dört bir köşeden yağmaya başlıyor. Hediyesi bol zamanlar. Işıklarımızın birleşerek çoğaldığı zamanlar. Işık olduğum herkes bana ışık tutuyor.