Çemberler.

Her bir parçası oluşumda beni büyüten, genişleten çemberler.

Kalp kalbe, dirsek dirseğe, göz göze temasa, derinden bir anlayışa yol almamıza vesile olan büyülü yerler.

İki gündür parçası olduğum çember, bana konudan bağımsız olarak bir çember içinde olmanın verdiği sıcak hissi yeniden hatırlattı. 

Tekil hal ile çoğul hal arasında ne büyük farklılıklar vardı.

Yaşam gitgide tekilleşirken, her çoğul hal beni nasıl da büyütüyor. Sanki çemberler arasında geçirdiğim tekil zamanlar bu deneyimi sindirmem, anlamam ve oradan büyümem için varlar gibi. 

Son bulunduğum çember ne bir aile dizimi eğitimi, ne de bir yoga inzivasındaydı, şehrin tam ortasında, ülkemizin kültür ve sanat dünyasının gidişatına bakan, belli başlı aktörleri bir araya getiren ve bu aktörlerin öncelikle birbirlerine bakmalarını, birbirlerini dinlemelerini, birbirlerinin sorunlarına hep birlikte çözüm önerileri getirmeyi amaçlayan bir çemberdi. IKSV düzenlemişti, içinde benim çalıştığım müze dahil birçok sanat kurumundan kişi vardı. Çok sağlıklı atıştırmalıklar, çok güzel müzikler eşliğinde, kişiler arasındaki buzları kırmak ve biraz daha samimi bir ilişkinin temellerini atmak için oyunlar vardı. Oyunları kendi kurduğum çemberlerde bir araya geleceğim güzel insanlarla deneyimlemek için not ettim defterime ve zihnime.

Bu çemberden üç bilgi ile ayrıldım.

Birincisi samimiyetle paylaşılan her tür bilgi ve deneyimin kabul görmesiydi.  Özellikle de deneyimlenmiş bir bilgi kalpten gelerek paylaşıldığı zaman işte bu müthiş bir şeydi, çünkü zihinden zihine olandan çok kalpten kalbe akan bilgi etkiliydi ve iz bırakır nitelikteydi.

İkincisi, deneyimler paylaşılmadığı sürece, kişinin kendisinin nasıl bir süreçte olduğuna, nasıl bir gelişim gösterdiğine dair gözlemlerinin sınırlı kalmasıydı. Dört yıldır müzede yaşadığım deneyimin, nasıl bir noktadan başlayıp, nasıl süreçlerden geçip bugün hangi noktada olduğunu bu güzel grup ile paylaşmak benim de aslında kendi sürecime tanıklık etmeme büyük yardımda bulunmuştu. Bu deneyim vasıtasıyla aslında her gün yaşadığım deneyimleri müze dışında hiç kimse ile paylaşmadığımı fark etmiştim. Bu bilgiyi bu alan dışından kişiler ile paylaşmam demek onların da algılarında yeni bir kapı aralamak demek olacaktı. Ailem, yakın arkadaşlarım, irtibatta olduğum göz göze geldiğim herkes demek olabilirdi bu. 

Bir üçüncüsü ise, bugünün koşullarını sağlıklı bir şekilde değerlendirmek, birbirimizi anlamak ve farklılıklarımıza hoşgörü ile bakabilmek için öncelikle kendimizi anlamak için çaba göstermemiz gerektiği idi. Bir takım sorunlara bakabilmemiz için her türlü kimlik ve rolden sıyrılıp, çok daha büyük bir resimden insan olma haline bakmak, insan olma halinin getirdiği ön yargı ve yargılara gerçekliğin ve birebir deneyimin süzgecinden yaklaşmak gerekiyordu. Ortak deneyimler arttıkça anlama çabası da gelişecekti. Biz ve onlar olarak yaklaşılan her an sorunun daha da büyük bir düğüm olarak karşımıza çıkmasına sebep oluyordu. Bu bağlamda konuya evrensel olarak insan olma, insanı anlama ve bağ kurma üzerinden yaklaşıldığında çok daha samimi bir yerden yaklaşmış oluyorduk. 

 

Çember aslında içinde bulunduğum dünyaya biraz daha büyük bir açıdan bakmama yardımcı olmuştu. Kültür ve sanat alanında çalışan kişilerin sıklıkla bir araya gelmesi ve temsil ettikleri kurumların ötesinde kendilerini de benliklerini, renk ve değerlerini de bu alana açmaları gerektiğini hep birlikte deneyimlemiş olduk. Çember kapanmadan evvel hepimiz birer cümle kurduk. Birinci soru, buradan ne ile ayrıldığımızdı ben birliktelik ve samimiyet duygusu ile ayrıldığımı dile getirdim. Buradan ayrılırken neyin taahhütünü veriyorsun ikinci soruydu. Deneyimimi her türlü alandan gelen tüm insanlarla paylaşmaya taahhüt ettim çünkü yaşadığım deneyimi sadece kendimde saklı tuttuğum sürece bu deneyim büyüyüp genişlemiyor, başka algı kapılarını aralamıyordu. Üçüncü soru ise hangi konularda iletişime geçebileceğimiz konusuydu. İlk söylediğim şey, sarılmak içindi, benim için yaşamsal bir meseleydi çünkü sarılmak, sarılmadığım ya da kahkaha atmadığım bir gün neredeyse yaşanmamış bir gün gibiydi. Beraber yoga ya da meditasyon yapmak için, birlikte sergi gezmek için, kahve içip yaşamı beraber anlamaya çalışmak için benimle iletişime geçebilirsiniz dedim. 

Çemberden büyük bir umut ile ayrıldım. Şimdi Burak ile Borusan Contemporary’i gezip astroloji konuşmayı, Mine ile meditasyon, Funda ile yoga yolculuğunu paylaşmayı, Gülhan’ın Tophane’deki deneyimlerini dinlemeyi ve onunla fikir geliştirmeyi, Ayça ve Özlem ile yazdıkları müthiş rapor hakkında biraz daha sohbet edebilmeyi, Nayat ile Hrant Dink Vakfını ziyaret etmeyi, Eylem ile kadın olmak, Diğdem ile Suriyeli Kadınlar Korosu hakkında konuşmayı ve Eda ile uzun süredir içemediğimiz kahveyi içmeyi iple çekiyorum. Eğitim alanında onuncu, müze eğitimi alanında dördüncü senemin sonuna gelirken böyle müthiş ilişkiler kurabildiğim için çok mutluyum.