Dünün hazineleri bana bizi hatırlattı. Her bir kıvrımı, köşesi, rengi, zedesi ve deseniyle, her birimizi. İçinden geçtiğimiz farklı farklı hikayelerin, bize verdiği eşsiz şekilleri. Soldan sağa şunları hatırlattılar: evreni, bulutları, mısır hiyerogliflerini, ayı ve japon resimlerini.

Bakacak olursa insan, evrenin en minik parçasında bütünün kendisini görme şansına sahip.

İçinde bulunduğum coğrafyanın yalınlığı, beraberinde bakışta da bir sadelik getiriyor. 

Dün yazar bir arkadaşıma, yazma halinin romantikliği ile şehrin sertliği çarpışıyor derken, tam da bunu kastediyordum. İnsanin kalbi de sertliğin içinde sıkışıveriyor. Yazmak, çok kalpten bir hareket olduğu için, elin de kalbinden uzayamıyor o sıkışıklık icinde bazen. 

Kendi icinde vahalar yaratıyor insan yazabilmek için. Bazen daha az insan görüyor, daha az konuşuyor, çoğunlukla susuyor. İşte böyle zamanlardan geçiyorum. Yazma halinin kendisi, bir çeşit yalnızlık da barındırıyor içinde. Benim gibi kalpten bacaklılar için, bir süreliğine kalabalık bir yerden uzak durmak çok ilham verici. 

Koca bir alan açılıveriyor gözlerimin önünde, var olan iç seslerim konuşmaya zaman buluyor, kendimle muhabbetim başka bir katmana taşınıyor, dolayisiyla yazma hali de daha derinden bir yerden oluyor. Rüyalar giriyor araya, bazı günlerimi onların yaydığı hislerin peşine takılarak geçiriyorum. 

Buradan bir süreliğine daha gidemiyorum, ama belli ki yazma yolunda, bu inzivai, sade yasamalara daha sık açılacağım. Bugünün rüyası: yazmak ve sadece yazmak. Çocuklara, büyüklere, başkalarına, kendime. Yazmanın merkezime yerleştiği bir yasam mümkün mü? Bugünlerde en çok sorduğum soru. 

Bunu derken, ne büyük bir cümle kurduğumun farkındayım. Yazmak, büyük bir iç bakış, büyük bir süzgeçten geçiriş ve rasyonalize etmekten kaçınarak, samimi bir dille, kalpten geçeni parmaklarımdan dökmek benim için. 

Ablamın öğrettiği alfabeyle ilk yaptığım şey, günlük tutmak olmuştu, çünkü anlama çabası, belli ki çok küçük yaşlardan beri içimde. İçim sıcacık. Çorba yapar gibi yazıyorum sanki. Önce her bir deneyim kalbin gözüyle yıkanıp, elekten geçiyor, sonra teker teker kaynamaya başlıyorlar kısık ateşte, hemhal olup, bir noktada beraber meşk ediyorlar. Sonunda ortaya çıkan da bu meşk oluyor. Süreçlerle dolu yazma hali, itilimlerle, icten gelen büyük bir güçle ilişkili. Sana o rüyayı gördüren de, o rüyadan sonra seni yazmaya oturtan da, taş toplatan da, üstündeki hikayeleri okutan da o güç. 

O gücü besleyen bir coğrafyada bunca zaman geçirmek de büyüleyici. Datca’nın rüzgarı, içimde fazlalık ne varsa süpürüp götürüyor. Bazen söke söke, bazen tatlı tatlı. Ama ihtiyaç olmayana yer yok diyor, hadi bırak gitsin diyor. Aşk olsun diyor. Böyle böyle beni elekten un eler gibi eliyor. 

Yeni zamanlar geliyor. Değişiyorum. Değişirken, bazı şeylerden uzaklaşıyor, bazı şeylere yakınlaşıyorum. Öyle bir hareket ki, denizin dalgası gibi. Belki de bunca taşı o yüzden topluyorum. Avuçlarım savrulmamak için dolu, dünyaya böylece kökleniyorum. İzin verdiğim kadar özgür, izin verdiğim kadar yaratıcıyım. Sustuğum kadar, durduğum kadar hissediyorum. Bir çarkın içinde dönüyor duygu ve düşünceler, bir gün kelime formunda düşüyor dünyaya, o zamana kadar ben ne stabil ne de steril olan bu romantik dünyamda, an be an olana açık kalmaya, deneyimlerin icimden akıp gecmesine ve kollarımı açık tutmaya özen gösteriyorum.