Galata Rum İlkokulu hep hüzünlendirmiştir beni nedense. Sanki bir şey yarım kalmış, yaşayamadan terk etmiştir güzel ruhlar, çocuklar bu binayı. Sevgili arkadaşım Reysi Kamhi’nin yeni sergisi için yolum tekrar ilkokula düşünce, benimle sessizce konuşan binanın içinde bir sınıfta oturup yazarken buluverdim kendimi. 

Ve parantez açılır (içimden tam geçirirken acaba yetişkin bedenimle bu minik sıralarda nasıl görünüyorumdur diye, kafamı bir kaldırdım ki kapı aralığından aaa Hüsne diyor birisi. O birisi tabii ki Gizem’in kendisi! Bir gizem perisi! İçimi okuyan ruh, dışardan fotoğrafımı çekivermiş meğersem ben kafamı kaldırmadan biraz evvel)

Parantezi kapadım ama bir yandan da aklım bu çok tatlı karşılaşmada. İçimden geçenler vücut bulunca yanıbaşımda, kalbim de hemen başlıyor bir dansa. 

Ah hayat. Ne güzelsin. Ne güzel dinler, ne güzel de yanıt verirsin. 

Şimdi sebeb-i ziyaretime dönecek olursak: “Düşünce Bahçesi” Reysi’nin o güzel, düşlü bahçesine açılan bir kapı. Çocukluğumdan beri dinlediğim bitkilerin, bir süredir kendimi çizmekten alıkoyamadığım yaprakların, beni her daim büyülemiş olan kozalakların Reysi’nin ellerinden çıkması bütün o bağlantımı, küçüklüğümden beri bana fısıldadıklarını aklıma getirdi. Daldım “Düşünce Bahçesi”ne ben de!

Mesela çamlar, o minik iğne yaprakları tüm kışın yükünü taşırken nasıl eğilip bükülmezlerdi? Kökleri ne kuvvetli olmalıydı ki hiçbir güç onları deviremezdi. 

Reysi de yaptığı bir alıntıda işte bundan bahsetmekteydi :

“Hiç bitkilerin hissettiklerini hatta algılayabildiklerini düşündün mü? Ağaçlar.. Hiçbirinin acelesi yok. Oysa biz koşturup yaygara koparıyoruz, sıradanlığımızı haykırıyoruz. Çünkü iç doğamıza güvenmiyoruz. Sürekli şüphe içinde ve telaşlıyız. Durup düşünmeye zamanımız yok. “  (Andrei Tarkovsky’nin yönettiği “Ayna” filmindeki repliklerden alıntı.)

Ben de tıpkı bir ağaç gibi acelesizce oturuyorum işte bu ilkokul sınıfının minik sandalyelerinde. Bu büyülü resimlerden oluşan düşünce bahçesinde ben de açılıyorum düşlerime, kendi bahçelerime. 

Aklıma çam ağaçlarının kolektifliği geliyor. Palmiyeler gibi tekil değil çamlar. Dalları birbirine omuz verir, kökleri yerin derinliklerinde birleşir; yaz kış demeden göğe uzanırlar. Ama bu günlerde kalbim palmiyelerde. O tekilce uzanan uzun gövdeleri, önce ben olmalıyım ki biz olabilelim der gibi. Kalabalıklarken bile, teker teker her birinde seyahate çıktığım bu muazzam canlılara bakmamak, fısıldadıklarını dinlememek elde değil. Etrafımızı saran tüm nesne kalabalığının içinde bu canlıların varlığı ve hissi çok farklı. 

Reysi’ye bu güzel hatırlatma için teşekkür ediyorum. 

Kütüphanelerin ve bahçelerin o zamansız halleri aslında pek çok düşün gün yüzüne çıkmasına sebep oluyor. Tıpkı bende yarattığı bu çağrışımlar gibi, herkes bu kütüphane içindeki düşünce bahçesinde başka düşler kuruyor. 

Bu yazıyı okuyan herkesi böylelikle hem bu sergiye hem de kapısı açık bu sınıfın içinde birkaç dakika sessizce oturmaya davet ediyorum. Bakalım sizin düşlerinizde neler dile gelecek?

KATMAN KATMAN

Yol üstünde Reysi’ye giderken Aret Gıcır’ın çalışmalarını es geçmeyin!

Bir katman da pencereler elbette pencelerin her biri bana şehrin bir kısmını getirmekte. 

Tüm bu katmanlarla beraber, bu sınıfta oturmak bana çok iyi geldi size de iyi gelmesi dileklerim ve sevgilerimle!