Son zamanlarda yaptığım meditasyonlarda bir imge çok hakim: çocuk ben. Bu çocuk ben, yaklaşık 6-7 yaşlarında, her gelişinde muazzam bir sıcaklık ile sarılıyorum ona ve muhafaza ediyorum sıcaklığını çünkü ne ben ondan ne o benden bağımsız. Ben, o dediğim şey de zaten tek bir şey ama işte zihin her daim, her şeyi, farklı birer şeylermiş gibi algılıyor ve ifade ediyor. Bu imge ile meditasyonda karşılaşmam da o anlamda hiç şaşırılacak bir şey değil, bir bütünleşme, bir ve hiç benlik, mevcudiyet hali.

Beni çocuk ben’e bağlayan bir şey de çizimlerim elbette. Son zamanlarda çizimlerimi gören kişiler, çok güzeller, sakinleştirici bir etkileri var üzerimde ama peki şimdi ne yapacaksın bunlarla diye soruyorlar. Ben de bilmiyorum henüz diyorum, tek bildiğim Eylül ayında minik bir sergi yapmak istediğim, bir arkadaşımın atölyesinde (hangi arkadaşımın hangi atölyesinde henüz ben de bilmiyorum ama o beni bulacaktırelbet) boş duvarlar hayal ediyorum, kirli de olabilirler hiç dert değil. İpler hayal ediyorum, üzerinde çizimlerim asılı, önlerinde edisyonları. Satın almak isteyenlerin de alabileceği, şarapların bize eşlik ettiği, dostlarımın dostlarını da kapıp geldiği bir buluşma.

Dün yaptığımız galeri yürüyüşünde, Maria Sezer’in söylediği bir şey çok hoşuma gitti: üretirken bir şeyi, arka planda, zihnimde başka şeyler de üretime başlıyor, henüz fiziki boyutta bir şey yapmasam da yapmaya başladığım anda aslında önceden yapageldiğim düşünsel hareket beni zaten bir noktaya taşımış oluyor. Bilmem anlatabildim mi, ama ben bilinçli ya da bilinçsiz olarak bir çok şeyin zaten olmakta olduğuna inanıyorum. Sergi diyorum, acaba bir çocuk kitabının içinde mi olmalı çizimlerim diyorum, diyorum ama ben derken onlar da oluyorlar, tıpkı Gözde ile tanışmam gibi, minik sinyaller gelmeye başlıyor bile.

Ben altı yaşımla meditasyonlarım ve çizimlerimde kavuşurken, Gözde Baytan da yazdığı bir kitapta kavuşmuş. Kitabın adı “Denizkızı Olmak Çok Önemlidir” . Gözde ile tanışmama Reysi vesile oldu. İşte, bizim kontrol ya da muhakememiz dışında birilerinin bizleri bir araya getirmesi de o oluşun bir yansıması elbette. Çocuk benle çizimlerimde buluştuğumu belirttiğimde Reysi’ye ah seni birisiyle tanıştırmam gerekli o zaman dedi. Böylece bir Perşembe ziyaretime geldi Gözde ile Reysi. Bana kitabını getirmişti Gözde, içinde minik notuyla çok hoşuma gitti. (Yaprak tabii ki Leyla’nın dokunuşu, Robert Kolej’de çıktığımız yaprak avından bir parça kalmış kitabımın arasında).

Bir yetişkinin çocukluğu ile barış yaptığını hissetmek çok güzel. Gözde, kendisini etkileyen tüm duyguları teker teker sarmış sarmalamış, korku, utanç, nefret, sevgi... Bu da bana dünyaya bir enerji topu gibi tüm duygularla beraber doğduğumuz bilgisini hatırlatıyor. Anne babalarımız ise bazen bu enerji topu ile ne yapacaklarını bilemediklerinden sürekli durdurmaya, sakinleştirmeye çalışıyorlar bizi, anlamakta zorluk çekiyor, yetişkinler gibi kötü duygularımızı hemen yok edelim, hatta hiç göstermeyelim istiyorlar. Bütün bunlar hepimizin yaşadığı durumlar, ama unuttuğumuz bir şey var ki o da çocukken, o minik halimizle uymamız gereken kuralların yetişkin olduğumuzda tekrardan tanımlanabileceği, sıfırlanabileceği ve yeniden inşa edilebileceği.

Gözde de işte tam bu nedenden dolayı şöyle diyordu kendisine, altı yaşındaki minik haline:

“Sahra’cığım, ben seni her şeyinle çok seviyorum. İstediğin zaman öfkelenebilirsin, istediğin zaman bağırabilirsin ve hatta tepinebilirsin, istediğin zaman çılgınca kahkaha atabilir, ardından ağlamak istersen ağlayabilirsin de. Senin her haline hayran olduğumu söylemek istedim.”

Şu cümleyi duymak bana ne kadar iyi geldi anlatamam. Çünkü ben de, altı yaşımdayken hislerimle, hissettiklerimle nasıl başa çıkacağımı bilemediğim için ağlardım, ben ağladıkça annem, babam ve ablam sırasıyla yine mi Hüsne der, ve ben de kendimi sanki yanlış bir şey yapıyormuşum, onlardan farklı ya da eksikmişim gibi hissederdim. Sanırım evin en küçük çocuğu olmanın getirdiği bir zorluk da buydu, beni kimse anlamıyordu. Anlatamadığım için de ağlıyordum. Algım çekirdek ailem dışında etrafımda olan biten her şeye çok açıktı. Bu açıklık kaldıramayacağım kadar büyük bir yük taşımama sebep olduğu için anlaşılmam da oldukça zorlaşıyordu. En nihayetinde bu kadar küçük bir çocuğun bu kadar büyük bir kalbi olabileceğini anlamak kolay değildi.

Gözde ile sohbet ederken çocukluğumuza dair birçok benzerlikler olduğunu fark ettim, kitapta yazanlar da bazen beni bana getirdi.

Kitapta bazı bölümler beni çok etkiledi:

“ O gün korkuyla ilgili bir şey fark etti. Korkuyu yüklenen insanlardı. Kollarına alan, taşıyabilmek için çabalayan, direnen, yorulan, ama bırakmayan insanlar. Korkuyla ilişki kurmayı bilmiyorlardı. Hiç dinlememişlerdi belli ki, acele edip kurtulmak en iyisiydi! Sahra meraklandı, işin özünü öğrenmeye karar verdi. Aldı başını korkular ülkesine gitti.”

Mesela benim çekirdek ailemde de korkmak çok büyük suçtu. Böceklerden korkmak, karanlıktan korkmak, arabadan korkmak, hızdan korkmak çeşit çeşit korku ile karşı karşıya geldiğimde korkmazmış gibi yaptığım ama içten içte korkudan öldüğüm o kadar çok an var ki. Aslında çocuklara korkma, ağlama demek yerine onların korkularını tanımalarını, korktukları şeyin nasıl bir şey olduğunu tanımlamalarını sağlamak çok daha anlamlı. Dün Maria Sezer şöyle bir şey dedi: İnsan bilmediğini sevemez. Aslında aynı şey korku için de geçerli. İnsan korktuğu şeyi tanıdığı zaman artık korku da ortadan kalkar. Ama korkma, ağlama demek onu çok daha büyütür.

Bütün bunları yazmamın sebebi anne, babamı suçlamak için değil asla, sadece yetişkin bilincimle olanı biteni anlamaya çalışıyorum. Bunları dile getirme cesaretini bana da verdiği için teşekkür ediyorum Gözde’ye.

Devam ediyorum, şimdi korkular ülkesinin kraliçesi şöyle diyor:

“Biz korkular, dediğim gibi, sadece oyun arkadaşlarıyız, partnerlerimiz olan insanların seçimlerine saygı gösterir ve yalnızca görevimizi yaparız. Bizim yardımımızı kullanıp evrenle buluşanı da gördüm, bizi düşman ilan edip karanlıklarında kaybolanları da. “

Evet korkular ile yüzleşmenin bizi çok derin bir yere götürdüğü su götürmez bir gerçek. En azından kendi deneyimim bana hep bunu gösterdi. Korkularımız ile küçük yaşlar itibariyle yüzleşebilme deneyimini pratik etmek ne kadar mucizeli olurdu kim bilir. Küçükken böcek, karanlık gibi sembollere sarılan korkular büyüdükçe bambaşka formlar alıyorlar, başaramama korkusu, parasız kalma korkusu, kaybetme korkusu ve türevleri gibi.

Gözde sevgiye dair de çok güzel şeyler söylemişti:

“Dünyada da sevgi vardı ama hissetmek çok zordu, çünkü orada her şeyin adına sevgi deniliyordu; ilginin, kıskançlığın, merakın, öfkenin, korkunun, endişenin ve daha birçok şeyin sevginin yüz değiştirmiş halleri olduğu söylenirdi. Her şey hep sevgidendi. Bu nedenle canınız ne kadar yanarsa yansın anlayış göstermeli ve sevildiğiniz için şükretmeliydiniz. Sanki sevgiden sınırlı sayıda üretilmiş de kapanın elinde kalıyormuş gibi bir telaş yaşandığından şükürler zaten hazırdı. Bugün sevildiği için şükreden yarın sevgisi için minnet beklerdi. Sevilmediğini düşünenler binbir taklayla sevgi almaya çalışır, sevdiklerini düşünenler kaybetmemek adına yine binbir takla atardı ve bu oyun dünyada oynanır dururdu. Oyunun motivasyonu olan mutsuzluk, oyunun sonunda yine gelir sizi bulurdu. Hayal kırıklıkları ve suçlamalar gündelik hayatın olmazsa olmazlarına dönüşür ve oyun kaldığı yerden devam ederdi.”

Evet bunca kılığa girmiş korku ya da endişe birden kendine sevgi ismini vermişti. Yetişkin bilinci ile o saf çocuk sevgisinin buluştuğu zamanları deneyimlemek oldukça paha biçilmez. Koşullardan arınmış bir sevgi mümkün mü? Ya da çocukken bir annenin çocuğuna duyduğu sevgi gerçekten de koşulsuz mu? Ebeveynlerin sürekli verme hali belki koşulsuzca ama büyüdükçe çocuğun önüne koşulların serildiğini görüyorum. Anne baba neyi iyi olarak tanımlamışsa o güne kadar, koşul da işte o oluyor. Kimi için başarı, kimi için çalmak. Sokakta hırsızlık yaparak yaşayan bir ailenin çocuğunu sevme koşulu çalması, başka bir aileninki okulunda başarılı olması, bir diğerininki iyi bir evlilik yapması. Peki tüm bu koşulların ötesinde çocuklarımızı onlar nasıl mutlu oluyorlarsa öyle sevmek mümkün mü? Müdahalesiz, kendi doğrularımızı onlara bir yaptırım gücü olarak kullanmadan. Acaba izin verebilir miyiz çocuklarımızın birer birey olmasına, korkmadan anne-baba ünvanlarını kaybetmekten. Sadece sevebilir miyiz? Ne var ne yoksa, hemhal olarak hepsi ile.

Bu kitap, altı yaşındaki Gözde’nin sorgulamaları ile beraber bana bir çok şeyi hatırlattı. Yazı sonsuza dek gidebileceği için burada bırakıyorum ama Gözde’ye çok teşekkür ediyorum bu güzel hatırlatmalar için.

Şu minik detayı da aktarmadan edemeyeceğim. Gözde kitabı yazarken çocukların kitabı için çizimler yapmasını hayal ederek J O U R N E Y ‘yi buluyor. Journey, Reysi Kamhi’nin atölyesini çocuklara açması ile muazzam işler üretilmesine olanak sağlayan harika bir platform. Reysi de senelerdir beraber çalıştığı Alida ve Nancy’den çizimleri yapmalarını rica ediyor. Onlar da seve seve kabul ediyor ve bu güzel resimler ortaya çıkıyor. Kitabın kapak tasarımı da Reysi Kamhi’den.

Tüm güzel ruhlar buluşmuş çok güzel bir iş çıkarmışlar. Kitap artık kitapçılarda okumanızı tavsiye ederim.