Tek bir sinek sesi, beni çocukluğumdaki bir yemek odasına taşıdı. Ne büyük hafıza saklı her bir duyumun içinde. Hayretler içinde kaldım yine. Hatırladığım yemek odası yayla evimizdeydi. Alt katta, sadece çok önemli misafirlere açılan o dev salonun hemen yanında, sadece çekirdek aile olarak yemekler yediğimiz yemek odası. 

Sofrayı müthiş yapan tabii ki annemdi. Leziz mi leziz yemekleri hepimizi toplardı o masanın etrafına. Az çok 12.00–1.00 sularında yemek yemek üzere masa kurulmadan evvel yemek odasını bir kara sinek ordusu sarardı yaz aylarında!

Bir çocuk olarak bu durumun bana nasıl büyük bir neşe verdiğini anlatamam. Pencereyi açıp onları uğurlarken neşeyle karışık bir korku yaşadığımı hatırlıyorum. Bir de tabii, babamın “burası bir yayla evi, elbette ki pencelere tel taktırmayacağız.” dediğini. 

Gel zaman git zaman, sadece tıss diye bir ses çıkarmakla kalmayıp bir de uçan benekli hamam böcekleri (vallahi hayal değil, hepsi gerçekti, ablam şahidim), sarı kızlar, arılar, yılanlar ve kara sinekler derken, bedenimi korumak, korkumu belli etmemek icin çok fazla çabaladığımı hatırlıyorum. Savaşım gündüz başka, gece başka cephelerdeydi elbette. Gecenin de gündüzün de kendine has misafirleri girip çıkarken hayatıma korkmamak elde değildi. 

Korkmak mı? Hadi canim sen de? Kocaman bir kız oldun Hüsne hala korkuyor musun? Böcekten mi? Sadece bir böcek o, sen ondan ne kadar büyüksün farkında mısın kızım? Banyoya artık tek başına gitmelisin, sen kocaman oldun artık! diye başlayan ve bitmek bilmeyen, her defasında bana korkmamamı öğütleyen cümlelerin ardından, uyurken halusinasyonlar gördüğümü hatırlıyorum. Yatağımı basan böceklerle olan savaşım genellikle kötü bir rüya olduğunu anlamamla sona ererdi. Gel zaman git zaman, evdeki kadınların şikayetlenmelerinin üstüne, babamı sadece bizim yatak odamıza tel taktırmaya ikna etmiştik. Zaman değişiyordu, yayla evinde manzarayı bozan telleri pencerelere takma zamanı gelmişti. Kızlar korkuyordu.

Bu sabah duyduğum tek bir sinek sesi, milyar hali hatırlatırken, zihnimin çalışma şekline hayret etmekten kendimi alamıyorum. Belleğimin içinde, bir anı bekleyen onca anı, su anda ne alemde, nerelerde saklı? İçlerine girip bir tur atmayı, raflardan anıları indirip etraflarındaki tozları almayı, kokuları ve sesleri duymayı, renkleri ve dokuları görmeyi, hisleri hissetmeyi ne de çok isterdim. Beni oluşturan tüm bu anların beklenmedik bir ziyaretçi gibi kapımı çalmaları beni çok heyecanlandırıyor. Köklerimi, geldiğim yeri, bugünümü oluşturan geçmişimi,  ayni zamanda da, zaman içinde değişime uğramış parçalarımı görmek müthiş ilham veriyor. İnsan kendi içinde, kendine ilham olabiliyor yani. Bir an, bir anı, bir ses, bir koku, bir sürü şeyi tetikleyip değişimi ve değişmezliği aynı anda gözler önüne serebiliyor. 

Böceklerle son geldiğim nokta: karşıma çıktıklarında kapıyı ya da pencereyi açıp onları buyur ediyorum. Korkuyu, Avustralya’nın çöllerinde, bir gece yarısında ateşe verdim. Çölün ortasında çıplak ayaklarla geçirdiğim bir gecenin sonunda bu korku beni terk etmişti. 

Bugünün korkuları ise bambaşka. O zamanın korkuları tatlı bir masal gibi geliyor şimdi kulağıma.

Değişmeyen bir şey ise, annemin muazzam sofraları. Bizi keyifle bir araya getiren sofraların da etrafında oturanların da ömrü uzun olsun. 

Çocukluk korkuları ile yetişkin korkularımız arasındaki farklara başka bir yazıda kocaman bir yer açma dileği ile keyfi bol bir hafta diliyorum herkese!