BÜTÜN ZAMANLAR BENİM, EN ÇOK DA ŞU AN

Yazının başlığı dökülüverdi ağzımdan evin kapısını açarken.  Çünkü merdivenleri çıkarken ve zihnimde yazmak istediğim yazının kelimeleri teker teker uçuşurken, ardısıra geliverdi aklıma yazıdan önce yapmam gerekenler. Derin bir nefes verdim, ve dedim ki bütün zamanlar benim en çok da şu an. O halde hadi bakalım gelsin çamaşırlar, gitsin yatak kılıfları, tane tane yapayım ne var ne yoksa. Önce çamaşırlar başladı dönmeye makinenin içinde, sonra değişti yatak kılıfları. Bütün bunlar olurken, içimde hep aynı cümle döndü durdu. Tüm bunları yaparken de acaba anda kalabilir misin? Anda kalmak sadece matının üstünde, meditasyon oturuşunda değil, aksine asıl böyle anlarda çok daha değerli değil mi? Zihnin uçuş uçuş yazacağın yazıya gitmeden, acaba sadece çamaşırları tasnif edip sonra kılıfları değiştirebilir misin? 

Evet oldu! Çalmadım zamanlarımdan. 

Orda oldum. Olması gereken ne varsa onun ile. 

Bu da beni getirdi Yamaların üçüncüsüne:

ASTEYA: Çalmamak

Hiçbirimiz hırsız değiliz biliyorum. Birbirimizin çantalarını, ayakkabılarını çalmıyoruz elbette. Peki Patanjali asteyadan bahsederken sadece fiziki şeyleri mi kastediyor? Yoksa zihinsel boyutta da çalma diye bir şey var mı?  Bunu düşünürken önüme bir sürü yazı düşüverdi. Ve içimdekilerle buluşunca ortaya şöyle şeyler çıkıverdi:

Zamanla olan ilişkimiz, tıpkı benim yazının başında anlattığım hallerden geçmem gibi. Son dakika bir yere telaşla varma çabası, ya da yapmaktan daha çok zevk alacağın şeye geçmek için asıl yaptığın şeyi hızlı hızlı özensizce yapmak. Bilet kuyruğunda daha hızlı akan kuyruğa hemencecik kayıvermek. Bütün bunlar bir çeşit çalma eylemi olarak görülebilir mi acaba? 

“Hep azmış ya da yokmuş gibi” yaşadığımız zamanlarımızı çalan yok eden fena şeyler mi onlar?Çamaşırları tasnif etmek, yatak kılıflarını değiştirmek, bir yerden bir yere gitmek, sırada beklemek, yemek pişirmek, yıkanmak, giyinmek, en basit, temel her gün tekrar eden hareketler. Kaçını yaparken gerçekten oradayız acaba? 

Zamanla olan ilişkimiz çocukluktan erişkinliğe geçerken hangi noktada bolluktan yokluğa dönüştü? Bir çocuğun yarını ya da dünü pek düşündüğünü görmedim. Ya da meşgul olduğu şeyden başını kaldırıp ne zaman akşam olacak dediğini? Zamana dair kavramlar çocuklarda oldukça geç yerlerini buluyor, neyse ki, çok şükür, bir de daha küçük yaşta zaman mefhumu ile böyle problematik bir ilişki kurmaya başlasaydık vay halimize! 

Peki zaman nedir gerçekten? 

Neden sanki insanoğlu hep yakalamaya çalışıyor zamanı, sanki zaman kaçan bir şeymiş gibi?

Burada zamanda da azlık/yokluk—bolluk/çokluk algısı devreye giriyor. 

Her şeyden halihazırda yeterince olduğunu hatırlamak için, dönüp geliyorum işte hep tam da bu ana. Şu anda parmaklarımın altında tıngır mıngır klavyenin sesi çıkıyor, zihnimden parmak uçlarıma akıyor kelimeler, bir yandan çamaşır makinasının sesi, bir yandan saçlarım ıslak bir noktada kurutsan iyi olur Hüsne diyen iç sesim, bütün bunlar olurken durmaksızın akan nefesim, ve şu anda bu kelimeleri yazıyor olmanın verdiği keyif. Peki keyif vermeseydi hemen saç kurutma safhasına mı geçecektim? 

Hayır. Çünkü her şey için yeterince zaman, yeterince ben var. Hiçbirini öne geriye sağa sola çekiştirmem gerekmiyor. 

“the unwatched mind is like a runaway train- it is very hard to slow down and see clearly”

diye bir cümle çıktı bugün karşıma. Tesadüf değildi. Soru düşünce akla, cevap da hemen geliyordu zaten karşıma. Hepsinden vardı bolca. Sorular da cevaplar da. Karşıma çıkan cümle aslında zihinden izlenmeden geçen düşünceleri tıpkı kontrolden çıkmış bir trene benzetiyordu, yavaşlatması pek zor olan bu tren, çok hızlı gittiği sürece her şey bir yanılsamadan farksız olacaktı. Bu bağlamda iki düşünce arasındaki zamanı uzatmak ve genişletmenin bir yöntemi yoga ve meditasyon oldu benim için. Düşüncelerim arasındaki mesafeler uzarken, artık kaçan, yakalamam gereken bir şey olmamaya başladı. Burada çalınan da çalan da yok artık. Sadece olan var. Orası da burası. Tıngır mıngır klavyenin sesi, bir yandan çamaşır makinesi, bir yandan nefeslerim. Sonsuz kez gidip gelen nefesim. 

Ve elbette olanın eşsizliğini görememekten de kaynaklanıyor hırsızlık/çalma eylemi. Bu sefer karşılaştırmalar başlıyor, komşunla, yan matındaki bedenle kendini karşılaştırmaya başlıyorsun. Başkalarının seni görmek isteyeceği şekillere girmek, parçalanmak da gerçek benliklerimizin özgürlüğünden çalmak oluyor işte. Farklılıklarımızı kutlayabilir miyiz ne dersin? Çalıp çırpmadan, alçaklık yükseklik oyunu oynamadan? Herkesin oraya o ana gelirken yaşadığı milyar farklı tecrübeyi yadsımamak mümkün olabilir mi acaba? Sağ elinle sol elin, sağ omzunla sol omzun bile farklı yapı ve açıklıklara sahipken, aynı beden içinde bile bunca farklılık yaşanırken, nasıl aynı olmayı bekleyebilir ki insan komşusu ile, yan mattaki beden ile? 

Neredeysek sadece orada olabilir miyiz peki? Çalıp çırpmadan? Olanla bütün olmadığın her an kendini olası tecrübelerden ne kadar alıkoyuyorsun farkında mısın?

Sen diye yönelttiğim soruların hepsi, aynı zamanda kendime de sorduğum sorular. Sen’in ben’in de artık ortadan kaybolduğu zamanlar. Aklımdan geçen her şey tüm insanlık için. Sorularım da cevaplarım da hepimiz için. 

Asteya: Çalmamak.

Bugün zamanı yekpare bir hal olarak algılamayı seçiyorum. Aklıma hemen Ahmet Hamdi Tanpınar geliyor tabi zaman deyince ve o meşhur dizeleri: 

Ne içindeyim zamanın,

Ne de büsbütün dışında;

Yekpare, geniş bir anın

Parçalanmaz akışında.

 

Bir garip rüya rengiyle

Uyuşmuş gibi her şekil,

Rüzgarda uçan tüy bile

Benim kadar hafif değil.

 

Başım sükutu öğüten

Uçsuz bucaksız değirmen;

İçim muradına ermiş

Abasız, postsuz bir derviş.

 

Kökü bende bir sarmaşık

Olmuş dünya sezmekteyim,

Mavi, masmavi bir ışık

Ortasında yüzmekteyim.

O parçalanmaz, çalınmaz, çırpılmaz akışta kalabilmeyi diliyorum hepimiz için! Yekpare zamanların içinde yüksüz, karşılaştırmasız, yargılamasız hayatlarımız olsun.