APARIGRAHA: Biriktirmemek

Geldik yamaların beşincisine, yani sonuncusuna. Aparigraha, biriktirmemek, sahiplenmemek. Zaten senin olmayana, benim dememek. Maddeye olan bağımlılıkların yerini özgürlüklere bırakması.

Sanırım bu kavramla ilk defa 15 yaşımda karşılaşmıştım. Elbette o zaman sadece bir his olarak. Kelimeleri henüz yokken hayatımda, bir kaybetme duygusu yaşamıştım. Çocukluğumun bütün yazlarının geçtiği yayla evimiz satılmıştı ve ben kaybetme duygusu ile ilk o zaman tanışmıştım. Mal kaybı. Var olan bir şeyin yok olması. O dönem, anılarımın da satılan bu evle beraber yok olacağından korkmuştum en fazla. Evin kendisi aslında bir semboldü. Bunu fark etmem biraz zaman aldı. Ama sonunda, bu acı ve kayıp duygusunun ertesinde müthiş bir özgürlük bekliyormuş beni haberim yoktu. İçine girdiğim her yeri ev yapabileceğimi, evin ruhum olduğunu Üsküdar’daki evimden ayrılışım da bana bir kere daha göstermişti. Evler, mahalleler, şehirler değişirken aslında tutunabileceğim tek şeyin varoluşum olduğunu hissetmiştim. Ben nereye gidersem varlığım bütünüyle oraya geliyor ve her gidişte bir şeyler de bırakıyordu insan geride elbette. Her bırakış bir hafifleme, her yer değiştirme müthiş bir keşif oluveriyor o zaman işte. 

Evet 15 yaşındayken, kendime bir söz verdiğimi hatırlıyorum. Tutunmayacaksın Hüsne demiştim maddi olana. Madde gelip geçen, uçucu bir şey. Ona bağlanmak, onsuz yaşayamamak gibi bir şeyin olmadığını bana öğreten bu acı tecrübeyi şimdi selamlıyorum tüm kalbimle.

İyi ki geliyor ve iyi ki gidiyor bazı şeyler. Yeter ki biriktirmeyelim, sahiplenmeyelim ve tutunmayalım. Hepsi her an değişmeye, dönüşmeye açık. 

Yalnız biriktirme sadece dışarı ile ilgili bir şey değil, aynı zamanda içinde, bedeninde de birçok şey biriktiriyor insan. Kilo biriktiriyor, travma, zihin kalıpları, kelimeler biriktiriyor. Ve beden hiçbir şeyi unutmuyor. Pazartesi günü Kavi ile yaptığım masaj seansında, kalçamdaki birçok noktaya dokunduğunda ağlamaklı bir halde iğne yapıyorsun bana dedim. İşte çocukluğundan beri sana yapılan tüm iğnelerin duygusunu hatırlıyorsun dedi. Bununla beraber bütün çocukluk kazalarım teker teker geçti zihnimden o bedenimde farklı noktalara dokunurken: kaydıraktan kayarken kolumun sıkışması, bizi kazadan kurtaran ani bir frenle ön koltuğa çarpmam, düşmelerim ve dizlerimi tekrar tekrar kesmem, Amerika’da yıldızları izlemek için çıktığım çatıdan inememem ve çatıdan çimlerin üzerine atlamam, bütün bu anlar teker teker geçerken aklımdan, ah dedim beden unutmadın sen, ama biz şimdi sizi havalandırıyoruz, hatırlıyoruz ki artık unutalım. Geliyorsunuz ki geçebilin. 

Gelin ki gidin. Gelsinler ki gitsinler.

İyileşme acısız olmuyor. Heybeden teker teker atarken fazlalıkları, biraz sancılı olabiliyor zamanlar. Kavi’nin dediği bir şey aklımdan çıkmıyor. 

Acının en sesli olduğu yer tüm odağını alıyor insanın dedi. O en acıyan yer susunca daha sübtil acıların sesleri duyulmaya başlıyor. İşte o zaman kulak veriyorsun olana bitene, odak sadece bir nokta değil tüm bedeninde oluveriyor, hassasiyetle. 

Evet insanın kendi bedenine dahi sahip olmadığını bilmesi zaman alıyor. Bir formu olan hiçbir şeyin içine hapsolmak zorunda olmadığını öğrenmesi de. Ne beden kalıplarımızın ne de zihin. Bütün bunların ötesinde özgür bir yer var. Keşfederek, biriktirmeden, sahiplenmeden, var olanı kutlayarak yaşanılan.