Bir derinin iki yakasında bir anne bir de çocuk yaşar. 

Bir tanecik kordon bu iki insanı birbirine bağlar. 

Sessiz bir şekilde birbirleriyle iletişim kurup, hiç konuşmadan anlaşma gücüne sahipler. Aralarındaki bağ o kadar kuvvetli ki, söze bile gerek kalmaz.

(Sözün gerek olduğunu öğrenmesi için baya zaman geçecektir, aslında tüm mesele budur.)

Henüz dünyaya doğmamış olan çocuk, annesi ne yerse onu yer, ne içerse onu içer. 

Annesinin soluduğu hava kötüyse onunki de kötü, iyiyse onunki de iyi olur. 

Anne karnı, kapkaranlık bir yer olduğu için, çocuğun da gözlerini açması hiç ama hiç gerekmez. 

Su ile dolu bu karanlık yer, denizin derinliklerini çağrıştırır. 

Binbir canlıya annelik yapan deniz gibi, bir anne de karnının içinde minik bir deniz taşır. 

Su ile dolu bu dünyanın içinde, iki ayın sonunda çocuğun kalbi oluşur.

Tık tık tık tık atan bu kalp, o kadar hızlı atar ki, annenin o kalbi duymaması neredeyse imkansızdır.

Anne karnındaki üçüncü ayında minicik kolları ve bacakları ile, minik minik hareket etmeye başlar. 

Üçüncü ayın sonunda sadece 21 gram olan çocuk, bir mektup zarfı ağırlığında olduğu için annesinin vücudunda henüz pek büyük bir bombe yaratmaz. 

Çocuk, dördüncü ayın sonunda tıpkı annesi gibi, tırnaklara ve saçlara sahip olur. 

Anne karnındaki beşinci ayında ilk defa annesinin sesini duyar. 

Onunla tanışmak için sabırsızlanan çocuk, merak dolu bir halde bir takla atıverir annesinin karnının içinde.

Altıncı ayında, o suyla dolu anne karnının içinde bir de ne olsun? 

Bir bakmış minicik ellerinde bir şey tutuyor, o da nesi? Kendi ayak parmakları. 

Yedinci ayında, tat diye bir şeyle tanışır, daha önce hiç deneyimlemediği tatların dünyasına büyükçe bir adım atar, annesi ne yerse o da tadına bakmaya başlar, bazı yemekleri çok sever, bazılarını hiç sevmez. 

Sekizinci ayda, artık tüm bedeni dünya zamanlarına uygun boyutlara gelmeye başlar.

Dokuzuncu ayda akciğerleri gelişir, nefes alabilir, suyun dışında, atmosferde yaşayabilir hale geldiği anda da yavaş yavaş annesinin karnındaki denizden kendini karaya atmak için kıpırdanmaya başlar.

DAR GELİR ANNESİNİN DENİZİ ARTIK ONA.

Kendini dünyaya karışmaya hazır hissettiği anda, onu tekmelemeye başlar. 

Yol oldukça kısa ama çok dardır. 

Dar ve karanlık bir tünelden, bir süre hiç ışık görmeden kendini dışarıya doğru itmeye başlar. 

Annesinin nefesini duyar, annenin derin ve şiddetli nefes alış verişleri ile beraber anne ile çocuk bir ritim yakalar. 

Annenin nefesleri şiddetlendikçe, çocuğun da tüneldeki kayış hızı artar. 

Çocuk, gözleri kapalı olsa dahi, ışığın farkındadır. 

Annesinin iç denizi ne kadar karanlıksa, DIŞARIDAKİ DÜNYA DA BİR O KADAR AYDINLIKTIR.

BU AYDINLIK ONUN İÇİN ÇOK YENİ, BÜYÜK VE ÜRKÜTÜCÜDÜR. 

Anne son kez büyük bir nefes verir, o nefesle beraber çocuk da dünyaya doğru kayıverir.

Derisine değen ve ciğerlerine dolan hava kocaman bir çığlık atıp gözlerini açmasına sebep olur. 

GÖZLERİNİ AÇMASINA SEBEP OLAN ŞEY ACIDIR. 

Kendini bir anda, o hep sesini duyduğu, sıcaklığını hissettiği, ona yaşam veren annesinin kollarında bulur. 

Çocuğun derisi, annesinin kanına bulanır. 

Çocuğun yer kürede aldığı ilk koku, annesinin kokusu, tattığı ilk tat da annesinin sütü olur. 

Bu koku, bu süt ve annesinin kolları olduğu sürece çocuk kendini güvende hisseder.

Sevgi ve güven hissi bir bebeğin ihtiyacı olan en büyük iki şeydir. 

Bu esnada, anne büyük bir sorumluluk duygusu ile gözünü çocuğundan ayırmaz. 

Çok hassas bir dönemdir bu. 

Anne, bir çocuk getirirken hayata, kendi bebekliği ile de ilişki kurduğu için çok büyük bir duygusal süreçten geçer. 

Bu esnada anneye destek verecek iyi yürekli insanlara fazlasıyla ihtiyaç olur. 

Annenin sağlıklı besinlere, sakin bir eve, onu seven ve sarmalayan insanların varlığına, en çok da çocuğunun babasının destek ve sevgisine ihtiyacı vardır. 

Çocuk, bu hayata onu bir anne ile bir babanın getirdiğini ancak babası ile ilişki kurduğunda anlar. 

Çocuğun annesi ile ilişkisi, varlığının ilk anlarından başlarken, babası ile ilişkisi ancak doğduktan sonra başlayabilir. 

Baba, önce kendini biraz dışlanmış hisseder. 

Anne ile çocuğun arasındaki beraberlik o kadar kendiliğinden gelişir ki, babanın kendini ilk etapta biraz dışarda hissetmesi çok normaldir. 

Babanın kendini dışlanmış hissetmemesi için yapması gereken en önemli şey, çocuk ile temas kurmaktır. Onu kucaklamak, bazen uyutmak, altını değiştirmek, ona kitap okumak, onunla mırıldanmak, babanın çocukla kurduğu ilişki için olmazsa olmazlardır. 

O bağ bir kere kurulduğunda, bir daha asla kopmaz. Anne, sevdiği adamın, beraber hayata getirdikleri bu çocukla ilişki kurduğunu gördüğü an ferahlar. 

Kadın, kimden çocuk yapacağını kalbinin derinliklerinde bilir. Bir koza gibi, o ana gelene kadar her şey ilmek ilmek örülür. Beden bu yeni hayat için gerekli olan tüm hazırlıkları yapar, hayata gelmek isteyen ruh da hayata gelmek için özellikle o kadın ve adamı seçer anne-baba olarak. Kadının bildiği gibi, adam da bilir. 

Kadın doğum yaptığında, aslında kadının da çocuktan bir farkı olmadığını hatırlamak gerekir. Kadının o anda, çocuğuna bakabilmesi için, kadına da birilerinin bakması gerekir. Burada devreye kadının ve adamın annesi ve babası girer. Bu kadın ve adamı hayata getiren anne ve babaların deneyimlerinden faydalanmak için en mükemmel an bu andır. Onların bilgisine açık olmak, ihtiyaç olduğu kadar onların yardımlarını kabul etmek, onlara kucak açmak ve onlardan alabilmek de bu dönemdeki en kritik şeylerden bir tanesidir. 

Kadının öncelikle kendini unutmaması, sonrasında ise sevdiği adam ile olan ilişkisini unutmaması çok önemlidir. 

Kadın. Acayip yaratıcı bir varlık. Kendi içinde bir yaşama ev sahibi olacak kadar büyük hazinelere sahip. Bu zenginlik aynı zamanda, eğer tüm katmanları açıklığı ve nefesiyle göremezse, çok zorlayıcı bir şeye de dönüşebiliyor. Kadın, doğum anı itibariyle, yaşamı kendisine bağlı olan bir varlık ile bir arada. Ona bakmak öncelikli arzusu, duygusu ve bir bakıma da en önemli görevi. Ama bunu asla bir görev olarak yapmıyor. Tüm bedeni seferber oluyor bu kutsal görevi yerine getirebilmesi için. Bedeni hızlıca yaralarını sarıyor, fazlalık olan her şey müthiş bir hızla eriyor ve tüm bunlardan daha da önemlisi kadın bedeni süt üretiyor. Bebeğini, kendi bedeninin ürettiği yaşam pınarı ile besliyor. Aslında kadın kendi içinde tüm gereklilikleri barındırıyor. 

Sütü, kucaklayan kolları ve kokusu. Bu üçleme minicik bir bebeğin cenneti. 

Bu üçlemeyi sağlıklı bir şekilde sunabilmesi için, kadına da birilerinin bakması gerekiyor. Kadının o anda, birilerinin onun için bir şeyler yapmasına açık olması gerekiyor. Kadının yardım istemekten, insanlara görev vermekten kaçınmaması gerekiyor. 

Kadının o esnada deneyimlediği ilk katman, bebeği ile kurduğu ilişki. İkinci katmanda sevdiği adam ile olan ilişkisi devam ediyor. Aslında ikinci katman, birinci katmanı kucaklıyor, içine alıyor, iç içe geçmiş iki tane çember gibi. Anne çocuğu, baba da anne ve çocuğu kucaklıyor bir süre. Bu noktada babanın çok sabırlı olması gerekiyor. Çünkü kadın bir süre odağını ve ilgisini çocuktan başka hiçbir şeye çeviremiyor. Orada ona bu kadar ihtiyacı olan bir şey dururken, her şeyin yolunda olduğundan emin olduktan sonra ancak eşine doğru yüzünü çevirebiliyor. İşte bu noktada zaten artık aile oluşmuş oluyor. Tüm bu bilgileri o anın içinde hatırlamak zor olabiliyor sanırım. Deneyimlemediğim bir alan hakkındaki izlenimlerimi yazıyorum.  Belki de bugünden (olası bir) gelecekteki "ben"e doğru bir yazı yazmaktayımdır.  

SÖZE GEREK OLDUĞUNU ÖĞRENMESİ İÇİN BAYA ZAMAN GEÇECEKTİR, ASLINDA YAŞAMDAKİ EN KRİTİK MESELE BUDUR. — dan devam ediyorum. 

İnsanın bu hayattaki en güvenli zamanları annesinin karnındaki zamanlar. Orada onu besleyen, sıcak tutan, güvenliğini her daim sağlayan adanmış bir bekçi var. Dışarı çıktığında ise, annesinin bir uzantısı, organı, onunla hep aynı hisseden bir varlık olduğu düşüncesinden, aynada kendisinin başka bir insan olduğunu kavramasına kadar geçen sürede de yine, bir çocuğun en güvenli hissettiği yer annesinin yanı. Çocuk az çok bir buçuk yaşında, aynada kendi varlığını, çevresindeki diğer her şeyden ayrı bir şey olarak tanımlayabilmeye başlıyor. Dananın kuyruğu, hayatımızın en büyük acısı da burada başlıyor: KENDİNİ TANIMA VE İFADE ETME ÇABASI.

Alfabesiz, ifadesiz dönemden ifadeli döneme geçildiğinde, çocuk hala konuşmadan, anlaşılacağı yanılgısı içerisinde. O yüzden sürekli sinirli, o yüzden sürekli her şeyin kendi istediği gibi olmasını istiyor. O şekilde olmadığındaysa yaygarayı kopartıyor. Aslında, çocuk konuşmaya başladığı an itibariyle kendini ifade edebilmesi için onu teşvik etmek; çaba göstermeden, istediğini ifade etmeden istedikleri şeyleri varsayarak hareket etmemek; onun da bu kasını güçsüz bırakmamak gerekiyor. Zira, BİR İNSAN EVLADININ KENDİNİ NE KADAR AÇIKLIKLA İFADE EDEBİLDİĞİ, ONUN TÜM YAŞAM AKIŞINI ETKİLİYOR. 

Bu dönemde sağlıklı muamele görmemiş bireyler, tüm yaşamları boyunca geliştiremedikleri ifadesizlikleri ile, hiçbir şey söylemeden herkesin onları anlamasını, hiçbir çaba sarf etmeden her şeyin değişmesini bekliyor. Bendeniz, öyle bir kişi olduğumu düşündüğüm için zaten böyle de bir yazı doğuyor. 

Verin bana bir kalem, bir kağıt, sonsuza dek, tüm detaylarıyla hislerimi tarif edebilir, verdiğim tepkileri yazıya dökebilirim. Tepkilerimi yazı ile vermekte hiç bir sorun yaşamazken, anında tepki koymakta olağanüstü zorluk yaşadığım bir süreçten geçtikten sonra şimdi yavaş yavaş, bu tepkileri, KORKUSUZCA, sözlü olarak ortaya koyabilmeye başlıyorum. Peki, ben nerede koptum? Bugünlerde sorduğum en büyük sorulardan bir tanesi bu. Hiçbir şey söylemeden, insanların beni anlayacağı yanılgısına nereden kapıldım?

*Hislerimin ifade edebileceğimden çok daha komplike olduğu, ne yeterli entellektüelliğe ne de kelime haznesine sahip olduğum zamanları hatırlıyorum. Bu dönem, yaklaşık 4-9 yaş aralığı. Hissi boyutta çok kuvvetli deneyimler yaşıyorum, sözlü boyutta bu hisler çok soyut olduğu için ifade edemiyorum, diğer taraftan da bunu ifadelendirmem için beni teşvik eden büyükler yok yanımda. Onlar, şüphesizdir ki, o anın içinde ellerinden gelenin en iyisini yapıyorlar. Çok gençler ve çok topraklar. Benim su halim, soyut ve hissi alandaki deneyimlerim, o günün şartları içerisinde onlarda pek bir yankı yaratmıyor. 

*Anlatamadığım için ağladığım uzunca bir dönem var. Yaşım çok küçük ama boğazım düğüm düğüm. Kendi hislerimi anlamakta zorlanıyorum çünkü küçük yaşıma rağmen çok karmaşıklar ve nereden kaynaklandıklarını bilemiyorum. Anlayamadığım için anlatamıyorum. Anlamam için gerekli soruları duymuyorum, dolayısıyla bu araştırmaya da giremiyorum. Sıklıkla duyduğum tepki “Yine mi ağlıyorsun? Bunda ağlayacak ne var? Ne kadar hassassın.” Bu cümleler bana neredeyse yanlış bir şey yaptığım hissine kapılmama sebep oluyor. Evde benden büyük üç karakter var. Her zaman benden daha doğrusunu ve iyisini biliyorlar, daha doğrusu varoluşlarına dair bana geçen his bu. 

*Kendimi ifade etmenin gücünü bir türlü içimde bulamıyorum. Çünkü beraberinde ikinci bir soru daha geliyor: peki ifade ettiğim şey ya onlar için doğru değilse , ya yanlış olduğumu düşünür, buna eğilme inceliğini göstermezlerse? Burada da kendi his ve düşüncelerinden sıklıkla şüphe etme noktası giriyor devreye. 

Ve başlıyorum;

kendi gerçeğimi mütemadiyen sorgulamaya, 

başkalarının düşüncelerinin geçerliliğini ya da önemli olduğunu düşünmeye, 

kendi hislerimi anlamaya çalışmak, buna mesai harcamak ve ifade etmek yerine, pasif agresif  ikincil tepkiler vermeye, 

beni rahatsız eden olaylar karşısında tepkilerimi rasyonalize edip, gerçek olan değil, doğru olduğunu düşündüğüm tepkiyi vermeye, 

ve bunu da hemen o anda değil, belki bir hafta geçtikten sonra yapmaya (ve bu ilişki kurduğum insanlara yapabileceğim en kötü şey), 

sesimi çıkarmaktan ölesiye korktuğum için alttan almaya, “ne olursa olsun insandır hata yapar” diyerek herkesi ve her şeyi hoş görmeye, 

sınır koyamamaya, 

sınır koyduğum anda suçluluk hissetmeye, 

dargın, küskün kalamamaya, 

ortalığı hemen yumuşatmam, sakinleştirmem gerektiği düşüncesine, 

kendi gerçeğimi ifade ettiğim takdirde anlaşılamamaktan korkmaya, 

korktuğum için daha çok susmaya,

kendi gerçeğimi sunduğum takdirde, bu gerçek karşı tarafın hoşuna gitmezse eğer beni sevmekten vazgeçeceğinden korkmaya, 

korktuğum için karşımdaki kişinin sınırlarına, ihtiyaçlarına ve taleplerine kendiminkinden daha çok önem vermeye, 

kabul görmeme, mutabakata varamama korkusu içinde, kendi içimde yatan gerçeği asla dünyaya sunmamaya,

o yüzden ben kendimi anlatmadan beni anlayan insanların yanında, benimle benzer hisseden insanların yanında kendimi çok iyi hissetmeme, 

bu ifadesiz ve sınır bilmez alanı gören ve bunu manipüle etme gücüne sahip insanların yanında acı çekmeye

 

ve daha nice şeye. 

Artık sınırlarımın ötesine geçildiği anda, onlara bu hakkı verenin kendimden başkası olmadığını biliyorum. ARTIK ÇOCUK DEĞİLİZ. Eğilimlerimizin farkına varıp, çocukluğumuzda maruz kaldığımız kodları deşifre edip, yeniden yazma dönemlerine geldik. HAYATIMIZIN, HİSLERİMİZİN SORUMLULUĞUNU ALMA, KENDİMİZİ ANLAMAYA ÇALIŞMA GÜCÜNE SAHİBİZ.  Hiç bir şey çözümsüz ya da anlaşılmaz değil ama anlamak sabır ve emek gerektiriyor. Her anın içinde uyanık kalmayı gerektiriyor. Bu eski hikayeden yeni bir hikaye yaratmanın yaratıcı gücüne sahip olduğumuzu hatırlamamız gerekiyor. Artık çocuk değiliz. Dönüşümün aynı tepkileri vererek gelmeyeceğini öğrenmemiz gerekiyor. Yaşamın bu dönüşüm için sonsuz olasılık ve öneri ile her gün kapımızı çaldığını görmemiz gerekiyor. Yeri geldiğinde ayağımızı yere basıp, masaya elimizi vurup HAYIR, BURASI BENİM ALANIM, BURADA HAK SAHİBİ DEĞİLSİN, demeyi gerektiriyor.

 

DAR GELİR ANNESİNİN DENİZİ ARTIK ONA.

DIŞARIDAKİ DÜNYA DA BİR O KADAR AYDINLIKTIR. 

BU AYDINLIK ONUN İÇİN ÇOK YENİ, BÜYÜK VE ÜRKÜTÜCÜDÜR. 

GÖZLERİNİ AÇMASINA SEBEP OLAN ŞEY ACIDIR.

SÖZE GEREK OLDUĞUNU ÖĞRENMESİ İÇİN BAYA ZAMAN GEÇECEKTİR, ASLINDA YAŞAMDAKİ EN KRİTİK MESELE BUDUR.

KENDİNİ TANIMA VE İFADE ETME ÇABASI.

BİR İNSAN EVLADININ KENDİNİ NE KADAR AÇIKLIKLA İFADE EDEBİLDİĞİ, ONUN TÜM YAŞAM AKIŞINI ETKİLİYOR. 

ARTIK ÇOCUK DEĞİLİZ.

HAYATIMIZIN, HİSLERİMİZİN SORUMLULUĞUNU ALMA, KENDİMİZİ ANLAMAYA ÇALIŞMA GÜCÜNE SAHİBİZ.

Yeni kaslar geliştirebilmek için eski kaslarımızı bırakmanın zamanı geldi.

Tıpkı yukarıda koca koca harflerle yazılmış kelimelerin tarif ettiği gibi bir doğum sürecindeyiz.

Hadi. 

Belki bir acı avazla, açılsın gözler.

Doğum sancılı ama ardından gelen yeni yaşam kesinlikle yaşamaya değer!