Bir insan neden sınırlar çizer kendine? Neden çizdiği sınırlar içinde köşe kapmaca oynar, sonra sıkılır çığlık atar? Tıpkı bir bebeğin annesinin karnını tekmelemesi gibi o sınırların içinden çıkmak, doğmak ister? Peki madem doğacaktı neden ilk etapta kendini o sınırların içine hapseder? Acaba o sınırlar bir çeşit yoğunlaşma, bir çeşit odaklanma yoksa bir çeşit güvensizlik mi? Peki arasındaki çizgi nedir kendini bir şeyin içine hapis etmekle, dışarıda başka bir yerler olduğunun ve gidebilme özgürlüğünün bilinciyle bir yerde kalmak arasındaki? Tüm bu sınırları çizerken bu bilinçte miyiz? Yoksa kendimizi kaptırdık gidiyor muyuz, kendi kendimize yarattığımız döngünün, hapsin içinde. Şu sıralar en çok sorduğum soru bu. Artık ihtiyacım var mı sınırlara? Bir dönem bir çeşit koruma mekanizması olarak kullandığım bu çizgi ve sınırlar olmaksızın da yaşayabilir miyim? Bir zamanlar bir çeşit disiplin ve kontrol ihtiyacıyla kendimi hapsettiğim bu minik alandan artık çıkabilir miyim? Kalbim bu kadar büyümüş, genişlemiş ve yumuşamışken neden böyle sert ve keskin bir şeye başvurayım? Madem bunca açmış, bunca açılmışım varsın olmasın çizgiler, açılsın kanatlarım. Özgürce uçayım, özgürce konayım hayatın beni uçurduğu yerlere. Burada yeni bir soru doğuyor, akışta olmak ile ateşsiz kalmak. Bazen ne iyi geliyor içimde bir ateş bir alev başlatan dostlar. Hüsne bak şöyle de bir şey var görünce aklıma sen geldin dedikleri an alıyor beni bir ateş ve başlıyorum adım atmaya, bilinçli ve aktif adımlar ile akış arasında var mıdır bir denge?

Ve evet denge de geliyor tüm bunların arkasından, su sıralar en fazla içime doğan kelime . Bir zamanlar netlikti o içime düşen, netlik belirince geldi denge şimdi de. Önce kelime olarak, bir kavram, bir ihtiyaç olarak içime düşen tüm bu sihirli kelimeler bir bakıyorum ki beni sarmış beni sarmalamış, ben oluvermişler. Ah işte hayat. 30 yaş bu mu demek heyhat? İzleyebilmek, gözlemleyebilmek, ateşler sarınca serin sularda olduğu kadar duru bir durgunlukla kalabilmek mi? Hayat sen ne güzel şeysin. Sınırsız ve tanımsız zamanlar hoş gelsin. Önce söz olarak sonra his olarak yerleşin hayatıma, varsın özgür ruhum hayatımın her bir köşesine sinsin. 

(Bir soğuk çay eşliğinde yazılmış bu satırlar için bana ilham veren sevgili Gizem'e çok teşekkürler. Kime, nerede, nasıl ilham veriyoruz bilmiyoruz ama ne güzeldir ki bir yerlerden çıkıyor, bazen görüyor, bazen görmüyoruz ama ne önemi var.)